26 Nisan 2020 Pazar

Madalyonun İki Yüzü: Nafaka ve Kıdem Tazminatı





Madalyonun iki yüzü: Nafaka ve Kıdem tazminatı-1


Bugünler çok önemli iki hakkın kaldırılması tartışılıyor. Yeni rejimin rengini daha fazla vurgulayacak kadar önemli bir düzenleme olduğunu düşünüyorum. Zira bu süreç bizler için son derece aşına olduğumuz ataerkil kapitalizmin çıplak şiddetini ortaya döküyor. Bugüne kadar uygulamasında pek çok sorun da olsa muhafazakarlaşarak savunmak zorunda kaldığımız ama gerçekte kısmen uygulanan, Türkiye’deki gibi bir sosyal refah devletinin iki kalıntısı olan koruma tedbirlerinin kaldırılması tartışılıyor. Bu koruyucu düzenlemelerden ilki kıdem tazminatı diğeri ise nafaka hakkı. Ataerkil kapitalist sistemin egemenlerine, yani erkeklere ve sermayeye (ve elbette devlete) sınırsız hareket alanının önünde kısmi bariyer olan ve ilki için sermayedarların, ikincisi için boşanmış erkeklerin bir kısmının “ağladığı” ve üstünde fırtınalar kopardığı bu iki düzenleme için ön görülen değişiklikler ise mekanizması ve sonuçları anlamında bir kabus, bir gerilim filmi kıvamında.

Üç yazılık bir seriye böylelikle başlıyorum. İlk kısımda nafaka, ikinci kısımda kıdem tazminatı ve üçüncüde de erkek egemenliği ile kapitalist sistemin nasıl beraber işlediğini anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle nafaka konusuna bakalım, zira bir daha tecavüze maruz kalmamak için bir özsavunma ile tecavüzcüyü öldüren ve 7 senedir hapiste bulunan Nevin Yıldırım’ın, indirimsiz müebbet hapis cezası Yargıtay tarafından onaylanmasının da bu döneme denk gelmesi şaşırtıcı değil. Nevin, itaat etmediği ve tecavüze uğradığı halde kendini savunduğu için hepimize ibret olsun diye cezalandırılırken, kravatlı katiller öldürdükleri kadınların bakire olmamasını öne sürüp indirim alabiliyor bu hukuk sisteminde. Bu ortamda nafaka hakkını konuştuğumuz hatırlatmak istiyorum.

Şiddet ve Boşanma

Nafaka, kadınların ekonomik hakkıdır. Çünkü, kadınlar, evlendikleri dönemde çeşitli nedenlerle iş hayatlarından koparlar. Eğitimlerini bırakabilirler. Çoğu erkek, kadının çalışmasını kendisinin gelirinin ve “aile geçindirme kapasitesine” yani iktidarına yönelik bir aşağılama olduğunu düşünüyor, hala. Kadınların çalışmasından ve kendilerine ait bir bütçesinin olmasından tedirginlik duyuyorlar. Eğer kadın kendi kendine ayakta kalabilme becerisine sahip olduğuna inanırsa ne yaşadığı şiddete ne de baskıya tahammül etmek zorunda kalır, bunu biliyorlar. Zira pek çok kadını, baskı, şiddet, işsizlik, yoksulluk ve emek sömürüsünün ortasında yaşamaya mahkûm eden pek çok dinamik var. Bunlar sadece söylem veya halkın “eğitilememiş-geri kalmış küçük bir azınlığına ait” durumlar değil. Yapılan pek çok araştırma kadınların yaşadığı ev içi fiziksel ve psikolojik şiddetin boyutlarını ortaya koyuyor. Mesela, Türkiye’de medyaya yansıdığı kadarıyla günde 3 kadın öldürülüyor. Hatta şiddetin bahanesi de çok çeşitli. Yıllar önce Şefkat-Der’in yaptığı bir araştırmada erkeklerin kadınlara fiziksel şiddet uygulamak için gerekçeleri arasında olan nedenler, su borusunun donmasından, faturaların yüksek gelmesine; şiddet görürken acıyla bağırmasından, para biriktirmesine kadar uzuyordu. En dikkat çekici neden ise erkeklerin kendi aralarında kim karısını daha iyi döver rekabeti idi. (1)

Kadın cinayetlerini durduracağız platformunun topladığı verilere göre ise 2018 yılında 440 kadın patronları, kocaları, eski kocaları, sevgilileri, babaları, kardeşleri, nişanlıları veya karşılıksız aşk olarak tanımladıkları takıntılı durum içindeki erkekler tarafından veya sadece ceza verme hakkını kendinde gören erkekler tarafından şiddete maruz bırakılarak öldürüldü. 317 kadına ise cinsel şiddet uygulandı. Sadece kadınlara mı, hayır yine aynı raporun verilerine göre 217 çocuk istismarı basına yansıdı, 26 çocuk öldürüldü (2). Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre ülke genelinde yaşamının herhangi bir döneminde eşi veya eski eşi tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılan kadınların oranı yüzde 39.3. Yaşadıkları fiziksel şiddet sonucunda yaralanan kadınların oranı yüzde 25. Yaşadıkları şiddeti kimseye anlatamayan kadınların oranı ise yüzde 48.5. Bu da gösteriyor ki bu verilerdeki şiddet gerçeğin çok çok altındaç Cinsel şiddet birçok durumda fiziksel şiddet ile birlikte yaşanıyor, kadınların yüzde 42’si fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldıklarını belirtiyor (3). Erkeklerin kışkırtılmış tahakkümünün, şiddet veya başka biçimlerde oluşturduğu çember bu. Ekonomik gücü ve hayata dair deneyimi olmayan kadınları ne yazık ki içinden çıkılmaz şekilde sarıyor. Şiddetin kadınların fiziksel varlığının yanı sıra psikolojik sağlığına da saldırı olması, kadınların kendi hayatlarına yön verebilecek güçlerini elinden alıyor ne yazık ki. Şiddet, boşanmanın temel nedenlerinden biri olmakla birlikte boşanmak veya ayrılmaya çalışmak da şiddetin nedenlerinden biri aynı zamanda. *.

Şiddet, sadece bireysel olarak erkeklerin bir davranışı değil, tahakküm biçimi olarak iktidarla ve devletle ilişkisi var. Örneğin, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Başkanı Süleyman Arslan’a göre, terör, çocuk istismarı, uyuşturucu bağımlılığı ve kadına yönelik şiddetin aile yapısının bozulmasından kaynaklandığını düşünüyor ve “Bu sorunlar nedeniyle toplum parçalanıyor. Yılda 500-600 bin evlilik olurken, 130 bin boşanma yaşanıyor. Bu terördür, çocuk hakkının ihlali demektir” diyor (4). Kadın cinayetlerinin, şiddetin medya ve hukuk tarafından nasıl bir tolerans içinde karşılandığı ise kadınların en çok yazdığı konu son günlerde. Bu koşullar altında nafaka, kadınların zorbalığa rağmen aile, ev ve mahallelerdeki sıkışmışlığına çok küçük bir çıkış yolu. Bu açıdan nafakanın kaldırılmasına dair her teşebbüs temelinde kadın düşmanlığından besleniyor.

Patriyarkal Pazarlık

Biraz daha akut olan şiddet sorunun altını kazıyalım. Zira, evlilik aynı zamanda ekonomi politiğin alanına giren emek, emekgücü ve sömürü kavramları ile de yakın temas içinde. Dolayısıyla yine üzerinde magazinel haberlerin üretildiği nafaka konusu aynı zamanda ekonomik bir yüze de sahip.

Öncelikle konuyu açmak için birkaç istatistikle başlayalım:

Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göreyse erken evlilik ve nişanlılık nedeniyle eğitime devam edemeyenlerin yüzde 97.4’ü kız öğrenciler (5). TÜİK 2019 işgücü verilerine göre çalışabilir yaşta (15-65 yaş arası) 30 milyon 908 bin kadın var. İstihdamdaki kadın sayısı ise 8 milyon 740 bin, ğöte birden az. Dahası geçen yıl yüzde 13,4 olan kadın işsizlik oranı bu yıl yüzde 16.9 olmuş. Genç kadın işsizlik oranı yüzde 29,3 iken ne istihdamda ne de eğitimde olan gen. Kadınlar toplam kadın nüfusunun yüzde 32,2’sini oluşturuyor (TÜİK, 2019 Şubat). 2015 yılı itibarıyla 1 milyon civarında kadın çocuk bakımı ile uğraştığı için, yaklaşık 112 bin kadın ise yaşlı bakımı yüzünden ‘eve döndü.’(6) 2019 rakamlarına göre ise 11 milyon 127 bin kadın  ev ve bakım işleri nedeniyle iş aramıyor (TÜİK, 2019 Şubat). Kadınlar, çalışma hayatına yeni başlamışken çocuklar yüzünden, çalışmaya başladıktan sonraki zamanlarda ise bu sefer de yaşlı ya da engelli bakımı yüzünden eve dönüyorlar. ’Çocuk bakımı’ gerekçesiyle çalışamayan 260 bin kadın, ‘Kreşler çok pahalı’ diyerek, 900 bin kadın ‘Çocuğuma kendim bakmak istedim’ diyerek açıklıyor durumu. (7) Ancak pek çok araştırmada kadınların kendileri için en iyisinin çalışmamak olduğu fikrinin gerçekliğini sorgulamak için sorulan, “kız çocuğunun evde oturmasını veya esnek çalışmasını ister misin” sorusuna verdikleri yanıtının çok büyük oranda “hayır” olması, kadınların aslında insani koşullarda olmadığı için çalışmadığını ortaya koyuyor. Kadınlar maalesef ki iş hayatında daha eğreti konuma, patriyarkal pazarlık denilen sistem nedeniyle itiliyorlar. Patriyarkal pazarlık ise bir kadının ancak evdeki işleri mükemmel yapabilmesi durumunda işte çalışmasına izin verilmesi.

Erkeklerin evlilik sürecinde kadınların evdeki işleri yapması ve gündelik hayatı çevirmesinden dolayı pek çok kazanca sahip. Mesela, evde çamaşır, bulaşık, temizlik, çocuk bakımı gibi zaman alıcı işlerden muaf oldukları için kadınlardan fazla zamanları var. TÜİK Zaman kullanım anketi 2014-2015 sonuçlarına göre araştırmasına göre bir kadın ortalama olarak günde en az 4 saat 35 dakikasını bu işlere ayırırken erkek sadece 53 dakika ayırıyor. Çalışan kadın, elde ettiği gelirden pay ayırarak işi bir başkasına devredebildiği veya piyasadan sayın alabildiği için 1 saat kazanıyor, ev ve bakım işleri süresi üç buçuk saate düşüyor. Ancak zaten minimum ölçüde ev ve bakım işi yaptıkları ve bu işleri kadınlara devredebildikleri için çalışan bir erkeğin bu işlere ayırdığı zaman 10 dakika fark ediyor. Ücretli bir işte çalışmayan kadınlar ise için yaklaşık 5 saatini ev ve bakım işlerine ayırırken, aynı koşullardaki erkeklerin ayırdığı süre 1 saat. İstatistiklerde ücretli işte çalışmak için ayrılan ortalama zamana baktığımızda bu vaktin altında bir oran görünüyor. Neredeyse bir çalışma zamanı, üstelik tatil günü, sigortası ve emekliliği de yok.

Ayrıca, erkek kadının evde çalışmasından mali bir kazanç da sağlıyor. Zira evde yapılan işler, ücretsiz. Yani yemek, temizlik ve bakım işleri için alışveriş yapması gerekmiyor. Yapılan bir araştırma, kadının yaptığı her işin piyasadan satın alındığı durumda asgari ücretin üzerinde ödeme yapılmasını gerektirdiğini ortaya çıkarmış. Dahası, kadınlar örneğin evde yoğurt veya reçel yaparak, yırtılmış kıyafetleri yenileyerek, en ucuz ihtiyaç ürünü nerede satılıyorsa orayı bulup, alışveriş maliyetlerini de düşürüyorlar. Evde yaptıkları ücretli çalışmayı saymıyorum bile. Zira esnek çalışma biçimleri de kadınlar arasında oldukça yaygın ve çok farklılaşan örnekleri var. Kadınların sınıfsal olarak da evdeki karşılığı ödenmeyen işleri farklılaşabiliyor. Çocukların bakımı, hanenin ekonomik olanaklarına göre biçim değiştirebiliyor. Çocukların bir sosyal sermaye ile büyümesi, yani piyano çalması, bale yapması, Fransızca konuşması vb. faaliyetleri de kadınların zamanlarına göre planlanıyor çoğu kez. Sadece evin içinde gerçekleşmiyor bu performansa dayalı annelik. Eğitim, sosyal hizmet ve sağlık sisteminin ötesinde devletin kalkınma planlarında da bu düzenek hesaplanmış durumda.

Daha çok kadınların üzerinden işleyen nüfusun artırılmasına dayalı kalkınma planları, makro ve mikro düzeylerde kadınların haneye ve çocuk üretimine dayalı hayatlarını bir performans hedefine dönüştürüyorlar. Sadece Türkiye’de değil pek çok ülkede demografik fırsat penceresi denilen dönemler, kadınları evde kalmaya, kariyerinden vazgeçmeye ve çocuk yapmaya ikna edecek ekonomik tedbiri de içinde barındırıyor.

Kadınların hangi sosyal sınıfa dahil olurlarsa olsunlar, tüm yaşamları öncelikle haneye göre planlanmış durumda kısacası. Etrafınıza bir bakın, politik veya akademik tartışmalara daha çok kim geliyor?

Duygusal emek

Halbuki kadınlar, evdeki işlerin karşılığını “sevgi” olarak bekliyorlar, zira bu emek biçimine duygusal emek denmesi de yapılma motivasyonu ve biçimi ile ilgili. Ancak bu karşılığı da alabildikleri nadir! Daha çok yapılmadığında görünür hale gelen bu işlerin yapılmamasının bedelinin olduğunu da gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde görüyoruz. Özellikle kriz dönemlerinde “krizin toplum üzerindeki psikolojik baskısı, erkekler üzerindeki (işten çıkarılma, ucuza ve kötü koşullarda çalıştırma vb.) iktidar sarsıcı etkisi ve derinleşen cinsiyet eşitsizliği sebebiyle erkek şiddeti çeşitli biçimlerde artıyor. Erkeklik krizini soğurmak için rejimin cezasızlık ve meşrulaştırma temelli kadına yönelik şiddet politikaları derinleşiyor. Bu krizle birlikte muhafazakar ve aile temelli-erkeği güçlendiren politikalar yoğunlaşıyor.”(8)

Kadınların evdeki görünmeyen emeğinin üzerinden yapılan tasarruflar da elbette görünmez. Zira bu tasarrufların ve hane içi emeğin muazzam rolü ile elde edilen mülkler yine erkeğe ait. Hatta erkeğin dışarıdaki çalışmasının bir eseri ve bir sonucu yani erkeğin parasıyla alınmış olduğu fikrinin genel kabul görmesi kadınların en büyük tuzağı. Mülk olsun olmasın ev bütçesinin erkek tarafından yönetilmesi ve kadının kişisel gereksinimlerinin erkeklerden izin alınarak karşılanması erkeğin kadının emeğini sömürmesinin başka bir versiyonu. Zira, boşanmak isteyen erkeğin eşine haber bile vermeden mülkleri elden çıkarması, çocukların bakım sorumluluğu dahil tüm kadının tüm hayatının boşanma sonrası dahi erkekten bağımsızlaşamaması da sözkonusu “sevginin” aldığı başka biçimler olsa gerek.

Üçüncü olarak yine yapılan araştırmalar evli erkeklerin kariyerlerinden bekar erkeklere göre daha çabuk yükseldiğini; ancak evli kadınların, bekar kadınlara göre daha fazla bariyere sahip olduğunu gösteriyor. Bu da hem kazancı etkiliyor hem de işe dair gelecek güvencesini. TÜİK’in aşağıdaki tablosu, kadın ve erkek işgücünün eğitim durumları ve medeni hallerine göre işgücüne katılım oranlarını veriyor. Bahsi geçen durum ise son derece açık. Evli erkeklerin işgücüne katılımı en yüksek oranda seyrederken, evli kadınların ki şaşırtıcı olmayacak biçimde en düşük oranlara sahip. Zira erkeklerin istihdamdaki varlığı, kadınların karşılığı ödenmeyen emeği ile son derece bağlantılı.

Sonuç olarak, erkekler evlilik denilen kurumdan son derece yüksek şekilde faydalanıyorlarken kadınlar toplumsal hayatın ve ekonomi politik yapıların tüm eşitsizliklerini bu kurumun ilişkileri altında daha büyük oranda yaşıyor. Bu yüzden kadınlar erkeklerden alacaklıdır. Ancak nafaka bu düzlemde bu alacağın karşılanması veya telafi edilmesi anlamına da gelmiyor.

Nafaka nedir diye baktığımızda ise bir grup şımarık erkeğin sosyal medyada ve hükümette kopardığı fırtınanın aksime bir tablo ile karşılaşıyoruz. Yanılgılardan ilki, sadece kadınlara verilmez, boşanma sonrası ihtiyaç duyan herkese verilir. Nafakayı daha çok kadınların almasının nedeni üstte saydığım 3 gerekçe. Dahası, evliliği boyunca eğitim görmesine, çalışmasına veya hayata dair deneyim elde etmesine izin verilmemiş kadınların, hayatlarını devam ettirmeleri için, nafaka çok önemli. Evlilikleri nedeniyle kaybettikleri hayatlarını geri kazanmaları için bir başlangıç. İkinci yanılgı ise süresizlikle ilgili. Nafaka, “ekonomik gücü olmayan eşe, ekonomik durumu düzelene/iş bulana kadar bağlandığı bir uygulama ve ortalama aylık 300 TL.

Hak gaspları her zaman yalan ve talanla beraber gelir. Ancak sözkonusu olan kadın hakları olduğunda iğneyi iktidarlar, sermaye ve devlete olduğu kadar, çuvaldızı kendimize de batırmakta yarar var. Zira eşitlikçi bir hayatı hayal ederken, evdeki eşitsizlikten nemalanmak ne yazık ki mümkün.

(1)Ayrıntılı bilgi için link: http://www.radikal.com.tr/turkiye/karisini-en-iyi-doven-erkek-rekabeti-siddet-gerekcesi-1165701/

(2) Veriler için link: http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2869/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2018-veri-raporu

(3) Veriler için link: https://www.evrensel.net/haber/338724/rakamlarla-kadinlarin-ugradigi-siddet-ve-esitsizlik-tablosu

(4) Haber için link: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/yilda-130-bin-bosanma-yasaniyor-bu-terordur-41040942

(5), (6), (7) Veriler için link: https://www.evrensel.net/haber/338724/rakamlarla-kadinlarin-ugradigi-siddet-ve-esitsizlik-tablosu

(8) Rapor için link: http://www.kuzeyekspres.com.tr/ekonomik-kriz-kiskacinda-kadin-emegi-18211yy.htm

TÜİK Verileri için link: http://tuik.gov.tr/

Ayrıntılı bilgi almak için: http://www.keig.org/kadinlarin-ekonomik-hakki-olarak-nafaka/

 




Madalyonun iki yüzü: Nafaka ve Kıdem tazminatı -2


Kapitalizm ataerkil toplumsal yapı üzerine kuruldu, ataerkil sistemi ise kapitalist toplumun kuruluşundan beri yalnız başına düşünmek çok yetersiz. Bu yüzden Türkiye’nin gündemine oturması gereken iki düzenlemeyi, bir arada işlemeyi ve madalyonun iki yüzünü böyle sergilemeyi tercih ettim. Üç serilik yazı dizisinin ilk yazısında nafaka hakkına dair konuşmuştuk, şimdi ise kıdem tazminatını değerlendireceğiz.

Uzun süredir kıdem tazminatına dair bir düzenleme fikri, ısıtılıp ısıtılıp yeniden önümüze sunuluyor. Güvenceli esneklik kavramının anahtar olduğu aktif istihdam politikaları temelinde düzenlenen sistemin değiştirmeyi vaat ettiği “emek piyasası katılıklarından” biri de buydu. 1980’lerden bu yana aşama aşama gerçekleşen “küçük güzeldir” mitolojisi ile emek piyasasının sermayenin istikrarsız süreçlerine göre yeniden düzenlenmesi fikri, büyük oranda hayata geçti.

Neler oldu diye bakacak olursak, işçilerin hayatlarını sürdürmek için gerekli olan düzenli bir gelir ihtiyacına rağmen, yani düzenli kira, okul masrafları, ısınma, gıda döngülerine rağmen çalışma sürecini, dolayısıyla ücreti esnekleştirecek yöntemler geliştirildi. Örneğin, part-time çalışma, taşeron üzerinden gerçekleşen esnek iş mekanlarını baz alan çalışma, çağrı üzerine çalışma, vb. saymak mümkün. Dahası iş güvencesi yerini istihdam güvencesi almaktadır. Özel istihdam bürolarıyla işsizlik sürecinin de piyasalaşması mümkün olmuş ve iş başvurularının da kar edilebilen bir yeni piyasa alanı olarak düzenlenmesi gerçekleşmiştir. Ayrıca mesleki eğitimler ile bir meslek edindiğinizi düşünüyorsanız, kötü haberlerim var. Mesleki eğitim sertifikaları üzerinden vasıf da esnekleşebiliyor. İstihdam açığı olan alanlara yönelik kurslara katılarak portatif vasıflarınızı edinebilir ve böylelikle iş güvencesi değil ama istihdam güvencesi elde edebilirisiniz.

Ancak, bu süreçler de ne yazık ki cinsiyetsiz değil. Önceki yazımda bahsettiğim zaman ve ev içi bakım yüklerinin dağılımındaki eşitsizlik, bu esnek güvenceleri edinmeniz bile mümkün olmayabilir. Kıdem tazminatının bu noktada anlamını inceleyelim:

Kıdem tazminatı, işçilerin işveren tarafından pat diye işten çıkarılmasının önündeki en önemli bariyerdir. Zira işçi çalıştığı süre boyunca bir tazminat hakkı edinir. Kaç yıl çalışıyorsa o yılların üzerinden bir tazminat hesaplanır, işçinin işten çıkarılması sürecinde, işverene olan maliyeti yükselir. İşçi gelirsiz kalıp, intihara kadar sürüklenirken, işveren sadece maliyet hesabı yapmaktadır. Biz bunu sorumlularından dinleyelim:

Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu: “İşverenin kıdem tazminatı yükü düşecek.” (Referans, 7 Kasım 2006) veya Başbakan Yardımcısı, eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: “Bakan Şimşek, istihdam artışının önündeki en büyük engellerin kıdem tazminatı yükü ve esnek istihdama geçilememesi olduğunu söyledi. Türkiye’de kıdem tazminatının bu kadar yüksek ve ağır olması nedeniyle istihdamın artırılamadığını ifade eden Bakan Şimşek, Türkiye’nin esnek istihdam uygulamasına geçmeden istihdam artışı sağlayamayacağına dikkat çekti.” (Milliyet, 21 Nisan 2010)

Görüldüğü gibi, iş güvencesinin son kalıntısı, neoliberal saldırılara direnen son kaledir, kıdem tazminatı. Yapılmak istenen ise uzun yıllardır aynı. Kıdem tazminatı işsizlik fonu gibi, fona devredip, esnek güvenceye uyumlu bir yapı ortaya koymak. Türkçesini yazalım: işçinin işveren tarafından kolaylıkla işten çıkarılıp, adaletsizce hakkının gasp edildiği duruma bir yasal zemin yaratmak; üstelik işsizlik fonunun nasıl kullanıldığı ise ortada iken. Dahası özel sigortacılık sistemi (BES) ile entegre edilmiş bir emeklilik sistemi ile birlikte.

Son durum ise 1936 İş Yasası ile kabul edilen kıdem tazminatının, yasanın işçiyi koruyucu en önemli düzenlemesinin 10 Nisan 2019 günü açıklanan Yeni Ekonomik Program Yapısal Dönüşüm Adımları 2019 başlıklı sunuma göre “tarafların katılımı ile kıdem tazminatı reformunun gerçekleştirilmesi ve kıdem tazminatı ile Bireysel Emeklilik Sistemi’nin entegre edilmesi” planlanıyor. Ancak işçi sendikalarının yanı sıra işveren örgütleri de bu planı onaylamamış durumda.

Türkiye’deki gibi otoriter iktidarlar insanların haklarının olmasından, devlet ve sermaye karşısında hak savunusuna girmesinden rahatsız olurlar. Her düzeyde iktidarın otoriterleşme şiddetinin artması işçilik, etnisite, toplumsal cinsiyet, inanç gibi alanlarda kesişimsellikler yaratır. Bu anlamda ortaklıkları büyütür. Üçüncü yazıda, bunun üzerinde duracağım.


Zira esnek çalışma biçimleri gerek kadınların kendileri, gerekse de işverenler ve yöneticiler tarafından kadına uygun iş olarak tanımlanması boşuna değil. Kadınların ev içi sorumlulukları- tam zamanlı, mesai yapmayı gerektirebilecek, sorumluluk düzeyi yüksek işler yerine esnek üretim biçimleri /evde parça başına işler kadınlar tarafından da tercih ediliyor ve kadınlar,  yarı zamanlı, esnek çalışma saatleri olan, erkeklerin kabul edemeyeceği koşullardaki işleri, daha kolay kabul etmişlerdir. Özellikle sayısal esneklik kadınlar açısından özel önem taşıdığını araştırmalar göstermiştir. Ekonominin daralma veya kriz dönemlerinde işçi çıkarma dönemlerinde daralmaya kadınları işten çıkararak başlamaktadırlar. Bu durum kadın emeğini daha da değersizleştirmekte ve bu durum her kriz döneminde daha da bozulmaktadır.

Bu bir yanı ile kadını eve ek gelir getiren kişi olarak kabul eden cinsiyetçi yaklaşımın bir sonucudur, diğer yandan da erkeklere göre daha düşük eğitimli ve daha az tecrübeli olması nedeniyle işveren tarafından daha çabuk ve kolay gözden çıkarılabilmesinden kaynaklanmaktadır.


Mesleki eğitim, sadece kalkınma ideali bağlamında değil aynı zamanda istihdam politikaları içinde de önemli bir yer almıştır. Teknolojinin dinamizmi ve üretim süreçlerinin rekabetçi yeniden yapılanması, işgücünün yapısını da doğrudan etkilemektedir. Bu süreç “çalışmanın” anlamını da oldukça hızlı değiştirmiştir. Sermayenin mobilitesi ve rekabet nedeniyle işlerin (mesleklerin) nerede, nasıl, kimler tarafından, hangi zaman diliminde ve ne kadar süreyle yapılacağı belirsizleşmiştir. Bu durum işçiliğin ve mesleklerin dönüşümünü cinsiyet bağlamında da etkilemektedir. Kadın işi ve erkek işi tanımlamaları, mesleklerin cinsiyet dağılımları ve çalışma biçimine dair tercihler yeniden oluşmuştur.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder