Akademisyenlik Üzerine

Taşraya ilk gittiğinizde sizin misafir olduğunuz anlatılır size herkes tarafından.Yazılı olmayan kurallara ve güç ilişkilerine “saygı duymanız” beklenir. Eğer itiraz ederseniz oraları bilmeyen “yalnız bir kadın” olduğunuz hatırlatılır.
Fotoğraf: Nuri Bilge Ceylan / Kış Uykusu / Kaynak: http://www.nbcfilm.com/
İlk defa vardığımda çalıştığım fakülteye Nuri Bilge Ceylan filmlerinden gördüğüm dingin sakin fotografik güzelliklerinde kaybolunan bir yere geldiğimi düşünmüştüm; dinlenmek ve içsesini dinleyerek huzur bulmanın mümkün olduğu bir yerdi görünen. Reşat Nuri’nin romanındaki Çalıkuşu’nun kaçtığı, kendi değerini bulduğu, zorluklar yaşadıkça güçlendiği bir yer olarak hafızamızda kazılı değil miydi zaten taşra dediğimiz bu küçük köyler, ilçeler. Çoğu kez entellektüel hayallerinde modernizmin yalnızlaştırıcı etkilerinden uzaklaşmak ve paranın esiri olmuş insanlardan duygularına göre yaşayan, dayanışan ve özlediğimiz aile ortamını yaşayabileceğimiz bir deneyimin çerçevesi olarak kurulmaz mıydı zaten? Merkez-çevre analizlerinden dünyaya bakanların söyledikleriyle anlayabileceğimiz merkez tarafından belirlenen, donuk ve dönüşümü oldukça ağır yaşayan bir emek gücü kaynağı mıydı yoksa? Her halükarda hakkında nostalji kurulabilecek kadar uzaktan ve/veya akıl öğretecek kadar üstten bakılan bir yer miydi taşra bizler için, hatırlatayamıyorum.

Taşra çok zordur, girift ilişkilerini çözene kadar canınız çıkar, dili başkadır, davranış kodları başkadır. Siz çözene kadar zaten başka ittifaklar oluşmuştur bile, uyum sağlamak pek mümkün değildir. Bir de politik doğruculuk ve ilkelilik sizin için önemliyse dışlanmanız sadece zaman meselesidir. Taşraya ilk gittiğinizde herkes hem oradan şikayet eder size ama herkes kendini bir ittifak içinde buluverir. İttifaklar sürekli değiştiği için dedikodu ve laf sokma şeklinde dile gelen söylemlere dikkat kesilmek gerekir. Orada gücün dalgalanışını, konsantrasyonunu ve tahkimini görmek mümkündür, dili çözenler için.

Taşra sanılanın aksine metropolden daha dinamik, daha bağlam bağımlıdır. Kendi başına bireyin arkasında aile, parti, sermaye veya tarikat ilişkisini kendini göstermesi mümkün değildir. Zira bürokratlar da bunu bilir, kapitalistler de ve ilişkiler sürekli yeniden karılır ve yeniden oluşur. Sanıldığının aksine feodal bağlar, ortadan kalkması zaman meselesi olan, hiç değişmeden kalan bir kalıntı değildir elbette. Feodal bağ olarak görülen ise rekabet karşısında sermayenin gücünü ve birikiminin dolayımı mekanizmalarıdır. Emek-gücünün tahakküm altına alınma mekanizmalarıdır ve soyun devamını bir tür sosyal sermaye olarak da taşıyan kadınların tahakkümünü sağlayan patriyarkal kodlardır. Elbette aynı zamanda kapitalizmin yıkımına karşı ezilenlerin kendi direngenliğinin de mekanizmalarıdır, bazen. Yani yeni bir şey yok, her şeyin üstü örtük. Taşrada bir toplumsal ilişki olan sermaye birikimi sadece çok boyutludur.

Taşrada alternatifler yok mu? Var tabi, kendini gizleyebildiği sürece alternatif kalanlar var. Muhalefetlerini açıktan yapanlar ise güç ilişkisi içinde bir koordinata sahip, kolayca tüketilemez bir bağa sahip veya bir renk olarak önemsenmez bir etkiye sahip olmalı. Zira bu noktada “Kimlerdensin?” sorusunun atfettiği önem çok açıklayıcıdır. Kimsesi olmayan, bir unvanla akademiye gelmiş, kentli bir kadın olarak, bu saptamaları, deneyimle damıttığımı ve deneyimleri ise epey zor yoldan öğrendiğimi söylemeliyim.

Mesleki deformasyon herhalde, konuya gitmeden teorik giriş yapmayı alışkanlık olarak edindirmiş bu eril akademi. Ama başıma gelenler uzun bir hikaye. Hazır mısınız?

Çalıkuşları


Hoca olarak başladığım üniversite maceram şahıs tanımıyla bitti. 2015 yılının şubat ayında başladım. Memleketin üniversiteleri barış sürecinde epey özgürlükçü idi. Haziran seçimleri gündemde idi. Beni işe alan dekan, AKP’den milletvekili adayı olmak üzere istifa etmişti. Aramızdaki unvanı en büyük olan akademisyen kadını dekan yapmışlardı. Ortak tanıdıklar aracılığıyla bana da referans olduğu için, aramızda kısa zamanda arkadaşlık gelişen yeni dekanımla fakülte ve öğrencilere yönelik yeni neler yapılabileceğini bir Çalıkuşu heyecanıyla tartışmaya başlamıştık. Dekan yardımcısı olmuştum. Taşrada oradan olmayan iki kadın kolları sıvamıştık, elimizi taşın altına koymuştuk bir kere. Çok ders vardı, çok idari yük vardı. İşleri kitabına uygun yapmaya çalışıyordum (duk), en azından ben öyle düşünüyordum.

Ancak zaten vakıf üniversitesinden alışkın olduğum tuhaflıklar dikkat çekiciydi. Bir kez zaten iktisadi ve idari bilimler fakültesi olan bir üniversitenin ikinci fakültesi kurulmuştu bu küçük ilçeye. İkinci olarak öğretim üyesi yoktu, kütüphanesi yoktu, barınma olanakları son derece kısıtlıydı öğrencileri için. Kalacak otel bile garip bir ilişki ağının eseriydi. Yeterli akademik personel olmadığı için eşraf derse girip hocalık yapıyordu ve buna rağmen hızla bölüm açmak üzere üniversite yönetimi baskı kuruyordu üzerimizde. Yürümesi neredeyse imkansızdı çünkü fakülte sekreteri bile yoktu. Anlaşılan bu ilçede büyümüş rektör bu ilçeye vefa borcu olarak veya politikaya girmenin bir kanalı olarak bu fakülteyi kuruvermiş ve öğrenci alınıvermişti. Zaten çalışanların bir kısmının rektörün akrabası olması da sonradan öğrenip şaşıracağım bir durumdu.

Bahar gelmişti, öğrenciler öğrenme hevesiyle doluydu. Kavga, gürültü, politik tartışma yoktu, veya görünür değildi. Bahar gelmişti. Derken sert bir şekilde gördüm ki bahar sadece toprağın üstünde, halbuki toprağın altında büyük depremler oluyor ve toprağın üstünü de zaman zaman yıkıp geçiriyor. Kitabına uygun iş yapmak ve ilkeli olmanın bir dışlanma nedeni olacağını hatta, mobbinge maruz kalma sürecimin başında yer alacağını o zaman sadece sezmiştim. Daha sonraki dönem boyunca ise deneyimledim.

Çok ayrıntılandırmaya gerek var mı? Öğrencilerin notları konusunda “ilişkilerin” devreye sokulması, gelen “ricalar”, kimin ders vereceğinin liyakat yerine “güç ilişkileri” ile belirlenmesi, vb… Çok aşina olduğumuz durumlar.

Öncesinde fişleme iddiaları ile gündeme gelmiş fakültemde, yeni bir dönemdi. Haziran seçimleri geçti, Kasım seçimleri de. Politikada şansını yitiren eski dekan geri döndü. Kişisel çıkar çatışmalarını politik olarak yansıttıklarını o dönemde öğrenmiş oldum.

Bu arada ülkedeki durum giderek sertleşti, bombalar patlamaya başladı. Siyasi baskılar, barış imzacısı akademisyenlerin gördüğü muamele, muhalefetin susturulması ne kadar artarsa taşrada bin defa daha güçlü hissedilen baskıyı yaratıyordu. Yani kış gelmişti çoktan, en kurak yerlerden birindeydik biz.

Çok mücadele ettik, birbirlerinin kuyusunu kazan güç odaklarının arasında ezilmemek veya kuyruk olmamak için. Soruşturmalar açıldı, aklandık. Dedikodumuz yapıldı kendimizi anlattık, biz birbirimize sığınmış insanlar olarak, tek başımıza çoğu kez ve kendi bildiği yoldan. Konu anlama-anlaşılma ikileminden çok uzaktı ama elimizde sadece bu vardı.

Doğru ya da yanlış. Her şey varolma mücadelesi veya var-kalma. Güvencenin imkansız olduğu, ayağımızın altından tüm hayatın kayıp gittiği dönemde bir var-kalma kaygısı. Hep beraber kalma kaygısı aynı zamanda bu. Ancak ülkenin politik ortamında fazlasıyla iyimserdim.

Hoca’nım nerelisiniz?


Önce biraz taşrada akademi üzerine konuşmalı ki kimlerin nasıl olup da dikiş tutturduğunu görebilelim. Öncelikle taşrada akademi her yerden daha fazla muhafazakar ve erildir. Kadını, erkeği, öğrencisi, memuru ve hepsinden daha fazla tüm özgüvenleriyle akademik kadrosu.

Taşraya ilk gittiğinizde sizin misafir olduğunuz anlatılır size herkes tarafından. Dolayısıyla yazılı olmayan kurallara ve güç ilişkilerine “saygı duymanız” beklenir. Verilen görevleri yapmanız ve minnettar kalmanız. Akademik çalışmaların nasıl yapılması gerektiği hakkında ahkam kesen dekandan gerçekten öğrenecek çok şey vardır, zira dekanın yaptığı iddia edilen intihallerden dört yüz sayfalık bir kitap bile yazılmıştır. Eğer itiraz ederseniz oraları bilmeyen “yalnız bir kadın” olduğunuz hatırlatılır, hakkınızda çıkabilecek dedikodular konusunda uyarılırsınız ve hatta rektörlük ile ilçenin ileri gelenleri ile güç gösterileri yapılır; ama hayır, hayır, bunlar tehdit değil dostça uyarılardır.

Taşrada herkes, herkes hakkında her şeyi konuşur. Ama yüzüne asla söylemez, zira ölçeğin dar olduğu yerlerde mecburi ilişkiler hakimdir. Bir defa konuşulan şeyler hakkında konuşulmamış gibi yapılmaz. Zira tüm süreçler imalar yoluyla işler, bu yüzden de kimse mert olmak zorunda değildir. Bir kadın olarak bu durum ayrıca baskı yaratır, zira hakkınızda yapılan dedikodu özel hayatınız ve en mahrem alanlarınızla ilgilidir. Bu açıdan taşrada kadın olmak, mesafe kurmanın imkansız olduğu bir hayatı size dayatır. Kendi özel alanınızı kendinize saklayamadığınız.

Başlangıçta dediğim gibi, biriyle tanıştığınızda nerelisin sorusu, sadece coğrafi bir konumlandırmanın ötesinde, ideolojik ve kültürel konumlandırmayı da içerir. Bir kadın olarak ikinci soru, “Evli misin?” sorusudur, doğalında, zira kimlerden olduğun yerine kadınlara yönelik “Sahibin var mı” sorusuyla eş anlama gelecektir. İşte bu kadar imkansızdır taşrada kimliğinizle var olmak.

Şimdiye kadar politik bir süreçten bile bahsetmedim, zira taşrada kadın olarak susmamak en ciddi feminist politikayı, haksızlıklara karşı haksızlığa uğrayanla dayanışmak en önemli sosyalist politikayı ve hatta en risklisini oluşturur. Gerisi lafı güzaftır. Zira sizle herkes solcu-feminist-milliyetçi-inançlı- yani siz neyseniz sizle benzer düşüncededir. Akademik eleştirileriniz, çoğu kez kıskançlığınızın yansımasıdır, zaten üniversite nedir ki ders vermek dışında nedir gerçekten, taşra üniversitesinde. Örneğin bahçede kitap okuyan biri, aslında hava atıyordur, makale yazan kişi fazla kariyerist ve hırslıdır. Eğitim - Sen’de örgütlenme mi dediniz, aman ha bölücü olmayasınız!

Birkaç doğru düzgün dostla yaptığınız keyifli muhabbet adacıkları arasında işler hemen hemen bu düzlemde gider. Bu insanlar da akıl sağlığınız için sığındığınız dostlardır zaten. Kendine hayran öğrenci kitlesi kadar “kendine büyülenmiş” akademikler ve en az onlar kadar güç zehirlenmesi içinde olan muktedir diğer çalışanlar arasında zar zor yaşamaya çarparsınız. Her gün kendi gündemini dayatır size, bir olay, her gün bir atarla…

Gerçekten oturup iki dakika sohbet ettiğiniz insanların hakkınızda neler anlattığını tahmin etmeniz mümkün değildir. Zaten kadın olarak varlığınız “Onlar için, onların hizmetinde” olmalıdır. Mesafe almak mümkün değildir, taşra kaplar sizi. Her şeyi ile.

Hayırlısı(!)


Taşrada ne dediğini kadar ne demediğiniz de önemlidir. Zira, selamlaşma kalıpları, hal-hatır sorma ve cevaplama biçimleri, edeceğiniz cümleler kalıplaşmıştır. Örneğin taşrada cevap vermek istiyorsanız veya verecek cevabınız yoksa “hayırlısı olsun” denilerek, konunun değiştirilmesi talep edilir. “Bu konu hakkında yorum yapmak doğru olmaz” gibi doğrudan kuracağınız cümleler risk taşır, malzeme edilebilir. Sabahleyin günaydın, hayırlı günler, selam veya selamün aleyküm selamlamalarından hangisini kullandığınıza bağı olarak hakkınızda “O zaten xxx” yorumu yapılabilir. Size doğrudan bir olay hakkında ne düşündüğünüzü pat diye sorulabilir, cevap vermezseniz “Burnu büyüksünüzdür”; cevap verirseniz ve kalıplaşmış cevapları tekrarlamasanız, soran kişinin “kariyer-yükselme(!)” malzemesi haline gelebilirsiniz; kalıplarını biliyorsanız iyidir. Tabi bu durum biz “misafirler” için geçerlidir. Yerelden ve büyük ailelerden olanlar her şeyi istedikleri gibi konuşabilir. Zaten onların ne/kim olduğu bellidir. Ancak yeni gelenler, kırılgandır.

Bu durumun sosyal medya kullanıcısı biriyseniz yarattığı etkiyi düşünün. Muhalif, feminist, solcu, veya sağcı olmayan diyelim, alternatif fikirleri olan biri olarak, size giderek düşmanca bir tavır alınabilir. Taşrada yaşamaya çalışan pek çok arkadaşımın mahlas isimlerle sosyal medyada olması, kendilerini koruyor. Bazen kaçamazsınız, öğrencileriniz, meslektaşlarınız sizi bulur. Hakkınızdaki malzemeyi gerektiğinde kullanmak üzere toplar, hatta bazen ses kaydı bile alır. Size ısmarladığı çayla birlikte ses kaydınızla dostane konuşmalarınız size tehdit olarak geri döner. Konuşmada tek bir suç unsuru olmasa da savcı hakkınızda işlem yapabilir ve sansür derinleşir.

Taşra ve biyopolitika


Gündelik hayatın en derinine kadar oluşan biyopolitika (davranışın, nasıl yaşadığın, nasıl giyindiğin ve nasıl konuştuğunun bile sınırlarının mikro/makro iktidar odaları tarafından belirlenir olması) insanın kendini korumak için kendine sansür koymasına neden olmaya başladığında, işte o anda boğaz ağrısı, bağışıklık sisteminde düşme, geçmeyen halsizlik ve hatta psikolojik sorunlar da başlar. Neyi nasıl giydiğinizi, giyeceğinizi belirleyen bakışlar; evinize kimin ne zaman girebileceğini size söyleyen komşular (neyse ki en şanslı olduğum konu buydu); hangi kelimeleri kullanmanız gerektiğini belirleyen tepkiler (“coğrafya değil hocam -vatan- diyeceksiniz”); davranış normlarınızı belirleyen tepkiler (gülümseyerek selam verdiğiniz için yılışan adamlar); kendinizi ortaya koyduğunuzda, eleştirdiğinizde dikkate almama veya dalga geçme malzemesi haline gelmeniz vb… Hem eril-muhafazakar patriyarka hem de kapitalist tüketim kültürü kalıplarıyla ve elbette (mobbingin hem olağanlaşmasını hem de mobbinge maruz kalan tarafından içselleştirilip normal karşılanmasını sağlayan) işsizlik tehdidi altında ikili bir tahakküm sürecini işletiyor taşrada yaşamaya çalışan (sahibi olmayan) bir kadın için. İş yoğunluğu da eklenince taşra sıkıntısının - yalnızlığının nedenleri ortaya dökülüyor.

Taşrada insanın en iyi hali kendi rutinleri ve kendi arkadaşlarının arasına gömülmesi sanırım. Zaten iki taraflı değil mi yarattığımız? Bu baskılanmışlık karşısında doğru bildiğinizi söylemek, ister istemez muhalif politikada da giderek sesinin tonu yükselen, imaları artan bir dili yaratıyor. Küçük ayrımlardan evrensel teorik-politik sorunlar yaratmak da taşra muhalefetinin özelliği haline geliyor galiba. Ne kadar dışlayıcı olduğunu görmek için deneyimlemek lazım. Sevgili Pınar’un (Şenoğuz) hatırlattığı gibi, taşrada kamusal alan yoktur. Kendi içine kapanmış sığınmış cemaatlerin özel korunaklı alanları vardır. Birey olarak kendinizi göstermeniz mümkün değildir çoğu kez. İnsanların sizle duygudaşlık geliştirmesi için bir arkadaş grubuna (cemaate), tarikata, siyasi görüşe, aileye, aşirete bağlı olmanız şarttır. Güç ilişkileri arkadaş gruplarına kadar sirayet eder bu açıdan. Taşrada muhalefet de zordur ve çok dinamiklidir. Dolayısıyla taşra adacıklar yaratabilenler için dahi yalnızlıktır.

Burada yalnızlığın çok yaratıcı ve öğretici olduğunu söylemem lazım. Okumak için muazzam bir zamanınız vardır. Tartışmak için bir araya gelmeye ihtiyaç duyarız, bu açıdan her zaman yazmaya dönüşemeyebilir ama yalnızlıkla başedebilmenin verdiği güvenin hiçbir deneyimde mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ben kendime rutinler yarattım; rutinlerimle, yürüyüşlerimle, mekanı keşfetme ve toplumsal dönüşümü anlayabilme isteğimin verdiği merakla baktım ve sohbet ettim herkesle. Çok keyif aldım o süreçte. Özellikle öğrencilerimin parlayan gözleri ve öğrencilerimle-dostlarla-çevredeki insanlarla iletişim taşrada en mutlu olduğum, sığındığım adacığım oldu.

Taşrada sofra kurmak


Pazartesileri şarap içip şiirler okuduğumuz masalarımız da o taşraya aitti, ama sadece politize olmuş, dışlanmış veya yeni gelmişler olarak birbirimize sığınmıştık. Fakülteye ders vermek üzere gelen, işleri bitiresiye kalan ve sonra evlerine dönen arkadaşlarımla, yerelden birkaç dostla oturup şiirli şarkılı masamızda yarattığımız muhabbet vardı. Yaşadığım kentte arada görüştüğüm ve derin entelektüel sohbet ettiğimiz dost sofraları vardı; iyi ki vardı. Yavaş yavaş eksildi sofralardaki dostlar, tutuklanan, KHK ile atılan, başka kentlere giden, kendi dünyasına gömülüp uzaklaşan. Masalarımızda giderek azaldık.

Taşradan Türkiye'ye bakmak


Yukarıda anlattığım her hal Türkiye’nin genel panoramasının, taşra dinamikleri ve kısır döngüsünün eklenmiş hali yalnızca. Büyük kentlerde, iktidara uzanan yol çok çetrefilli ve daha fazla incelik gerektirirken, taşrada aile (aşiret)-tarikat-sermaye üçgeninde doğru kombinasyonda bulunmanız yeterli. Bu açıdan ülkenin gündemi nasıl şekillenirse taşra da manipülatif bir görünürlük özgüveni ile çok daha pervasız hareket edilebilir. Bu açıdan taşrada merkezi politikalar, söylemler bir büyüteç etkisi görür. Zira Maraş, Çorum, Malatya’da yaşanan katliamları, Madımak yangını yerel diye sınırlamak mümkün mü? Yerelde mülkiyet rejimi, inançlar, aileler ve ilk birikim konularında dilden dile geçen hikayeler birer Türkiye tarihi özeti değil midir?

Benim anlattığım da Türkiye’nin yakın dönem tarihine yerelden bir bakış sadece.

Ben taşrada çalışmaya başladığımdan beri yersiz yurtsuzluk hissini içimden atamamıştım. İstanbul’a her dönüşümde, büyüdüğüm, kendim gibi bildiğim her yer değişmekteydi. İnsan yaşadığı mekanla bağını kaybedince, örneğin anahtarı olmayınca, her zaman geçtiği sokağın pastanesinden fırınından çıkan çöreğin kokusunu almayınca, gölgesine sığındığı ağacı bulamayınca, rengini görmeye hasret olduğu bahçeyi ve çiçeklerini kaybedince, bir sürü duygusunu kaybediyor. İnsan ilişkilerinin dinamizmi de buna eklenince büyük kentle bir kez kaybolan ilişki bir daha tamir olmuyor. Taşrada kendinize yeni yer edinmek ve yerelleşmek ise yereldeki güç odaklarını tehdit etmeniz anlamına gelebiliyor; eğer sizi kendisine içermemişse. Yerele dair yaptığınız her şeye şüpheyle bakılması ise daha en baştan üstünüze dikilen kategorilerle ilgili.

Öğrencilerinizle kurduğunuz ilişkide daha önce görülenden daha fazlasını yapıyorsanız, bu durum bile incelenmeye başlanabilir. Öğrencileri örgütlemek, öğrencilerin aklına zararlı fikirler zerk etmekle suçlanabilirsiniz ki aslında derslerinizde Ziya Gökalp’i de Kıvılcımlı’yı da Prens Sabahattin’i de okuttuğunuz halde. Zira ayrımcılık yapmadığınıza göre öğrenciler arasında, onlarla dans edip, zıplayıp, halay çektiğinize göre aman ha, bölücü olmayasınız(!)

Kafalardaki kategorizasyon o kadar nettir ki bir konu hakkında belirli kalıplarla konuşmayı reddediyorsanız, Marksist, feminist, solcu… Ne olduğunuzu söylerseniz söyleyin sizin suçlanacağınız şey bellidir. İşin garip yanı en muhafazakar kişiler gelip eşiyle derdini siz susturana kadar anlatabilir; size rakı içmek konusunda muhabbet açabilir; en sık söylenen cümle “Sizi buraya nasıl almışlar, hayret doğrusu” olabilir ve gayet doğalında bu tür muhabbetlerden kaçınmak mümkün olmaksızın kişilere tacizin ne olduğunu anlatmanıza rağmen bu devam edebilir. Kadın arkadaşlarınızın ise en büyük derdi, bir an önce sizi evlendirmektir: “Aaa, yani sevgilin de mi yok, ne kusurun var ki, çocuğun olmuyor mu?” gibi en özel soruları ikinci cümleden itibaren duymak an meselesidir. Sürekli birileri dert eder yalnızlığınızı: “Sahipsiz olmaz, sen solcusun ama iyi insansın”… Elbette bunlar kısa süreli empatilerdir ve hızla buharlaşır. Hatta hükümet temsilcilerinin söylemlerinin değişimine göre ortam dönüşür, sertleşir ya da ılıklaşır. Her zaman bir başkasının kariyer hedefinin basamağı olarak çevrede bulundurulursunuz. Rüzgar ne yönden eserse ona göre ya renk olarak varsınızdır ya da yok edilmesi gereken vatan haini ve içimizdeki düşman olarak.

Taşradan bana kalan


Tüm bu değişimlere rağmen ilginç bir dönemde taşrada bulundum. Bizim nesil, taşradaki akademilerde iş bulan kadınların çoğaldığı bir nesil zaten. İstanbul’da doğmuş büyümüş, hayatının tamamını geçirmiş, politikayı görmüş, okumuş ve akademik olarak mekan-kent-emek-kadın üzerine çalışan düşünen biri olarak, elbette benim için meraktan öte bir anlamı vardı tüm bu sürecin. Türkiye ekonomisinin, politikasının önemli dönemeçlerden geçtiği zamanlarda taşradaki dönemeçler, mekansal değişimler ve söylemler öyle ilgi çekiciydi ki bakmamak, izlememek mümkün değildi. Anlamak için bir araya gelip konuştuğum herkesten çok farklı cümleler, fikirler almak mümkündü. O sırada gördüm ki bireysel olarak yaşadığım her şey özneler, yerler, zamanlar değişse de taşraya hayat kurmaya giden tüm kadın akademisyenlerin yaşadıklarının benzeri. Taşra büyük ketten bakıldığında nispeten yüksek gelir düzeyi ve düşük harcamanın (kira, gıda, yol masrafı) mümkün olduğu, bir mülk edinilebilen ve bolca zamana sahip olunan bir yer değil akademisyen için. Aynı zamanda bir tercih: büyük kentin sanatsal, entelektüel ortamından sosyal ilişkilerin uzak kalma maliyetiyle edinilen bir zaman genişliğinin yaratımı. Aynı zamanda özellikle sosyal bilimciler için yeni araştırma sahası, öğrenip, öğretebileceği bir yeni yer iken hepimiz hesap etmediğimiz ölçüde izolasyon, iktidar çekişmeleri ve çeşitli türden baskılarla karşı karşıya kalıyoruz.

Çalıştığım ilçede bir köyde misafir olmuştum. Gece yarısı bir adam bağıra bağıra evin yanından geçiyordu, “Ben Allah’ım” diyordu; birkaç dakika sonra bir kıyamet kavga gürültü… Bir başka adam çıkıp da “Benim kral olduğum yerde senin Allahlığının hükmü geçmez” dediği için birbirlerine girmişlerdi. Ev sahibim uyanıp korkup korkmadığımı kontrol etmek için yanıma geldiğinde açıkladı: Meğer çocuklara el altından politikleşmesinler diye uyuşturucu sağlanırmış bu yüzden. Bu köyün tanrısı, kralı, padişahı bol olurmuş. Kiliseden çevrilmiş bir ağıl göstermişti tanrıların uyuduğu yer diye. Hemen yan köyde ise daha sürreal bir ortam vardır.

Bir başka gece, köyün muhtarı, jandarma komutanı, ilçenin ileri gelenleri, üniversiteden gelen misafirleri ağırlıyordu. Kuzu çevirilip tonlarca kurşun atılmıştı. Ateşin etrafından sinekler gelmesin diye vücuda sürülen kaçak kaliteli viski, anlamsızca saçılan paralar, devlet erkanı. Ve birkaç ay sonra kaçakçılık operasyonunda görevden alınan üst düzey bürokrat ve askerler. Hepsi aynı taşranın parçası.

Bugün bu hikaye taşranın sadece sistemin çöplerinin atıldığı yer olmanın ötesinde sistemi yönlendiren iktidar odaklarının da besin kaynağı. Belki de görünmez kalan veya görünmesinden kaçınılan her şeyin mekanı olan taşranın içinde yaşayanlar için sürekli bir gözaltı hissi yaratması çelişik gibi görünse de aslında taşranın varlık nedeni. Taşrayı harika doğası, sakinliği ve sıcakkanlı insanıyla kurgulanan bir egzotik-nostaljik mekan zannedenler için söylemeliyiz ki hayır, taşra eşitsiz gelişmenin yarattığı, patriyarkal kapitalizmin özgül tahakküm ilişkilerine sahip bir mekanı ve yok olmalı.

Şimdi neyin benim başıma geldiğinin veya nelerin yaşandığının bir önemi yok. Yazdıklarımın bir kısmını deneyimledim, bir kısmını dinledim, bir kısmını gördüm. Bundan sonrasını yazmaya gerek var mı, Türkiye’de olan neyse her birimizin başına gelen neyse aynı şey oldu. Bir ihbar üzerine polis soruşturması savcılık iddianamesine dönüştü, suç olmayan her şey suç gibi görüldü. Hakkımda işlediğim iddia edilen suçlar: HDP’nin barajı aşacağını söylemiş olmak, öğrencilerle halay çekmek, Eğitim-Sen temsilcileriyle görüşmek, elbette sosyal medya paylaşımları, hakkında bazı iddialar olan öğrencileri yüksek lisansa kabul etmek (herkes bilir ki bu bir jürinin işidir, tek başına kimse bir öğrenciyi kabul edemez)…

Dahası şu an karalama kampanyası sürüyor ve bunun üzerine öğrencilerime yazdığım satırlarla bu yazıyı bitireyim:

Öyle yorgunsun ki gözlerinde bir avuç cam kırığı, dizlerinde yüzyılların zincirleri var sanki. / Ahmet Telli.

Bazen o kadar yorgun, kırgın olursun cevap bile vermezsin. Bazen sözler içinden taşar ama yine de ulaşmaz karşı tarafa, köprüleri, duvarları, dalgaları, ormanları, dağları aşamaz. Oysa ne çok yalan, iftira yanlış anlama var değil mi bu dünyada. Halbuki hakikat bir tane. Onca yıldır aynı nefesi soluduğumuz insanlara ben aslında kimim diye mi anlatmak, hayır, kenarda dursun.

Bu kadar bakışın, sözün, birlikte varoluşun ardından kimsem oyum işte.

Halbuki Murathan Mungan ne diyor; "Bulunduğumuz yer haritalara inananlar içindir. Yoksa herkes kendi zamanıyla büker mekanı..." Çıkar çatışmaları, belaltı oynanan taşra oyunları, kişisel husumetler, her şeyin ortasında kimsenin "adamı" değilseniz "onlardan" değilseniz filler tepişirken arada ezilen çimenden başka bir şey de değilsiniz. Niye mi buradayım? Cemal Süreya gibi, nasılsın diye sormamaları için, "Gülümsemekten yorulmuştum da ondan"...

Bir umut yine de Furuğ Ferruhzad kadar bir umutla, "Kuş ölür, sen uçuşu hatırla..."

Olsaydı insan insanın nefesi toprağı suyu ışığı güneşi, ne güzeldi hayat o zaman. Halbuki insan insanın kaldıracı, perdesi, kapısı şimdi. (NA/BK)


Sırt çantamızda taşıdıklarımız üzerine düşünmek



İnsanın kendini oluşturduğu ve maddi forma dönüşen şekilde karşılığını alarak hayatını sürdürebildiği tek şey, mesleği. Kendini tanımlama biçimine dönüşebilecek kadar güçlü bir özne kuruluşu olması, sadece piyasadaki değerlenişi ile ilgili olmasa gerek. Meslek, hayaller ve insan hayatının önemli bir kısmını nasıl geçirmek istediğine dair karar vermekle ilgili. İnsan yaptığı işlerde tekrara dayalı olarak öğrenir ve hareket etmeye devam eder. İnsanın karakteristik özelliklerini, insanlarla kurduğu ilişkileri veya sosyal çevresini belirlemekle kalmaz meslek, çoğu kez gözle görülür şekilde bedenini bile biçimler. Meslek hastalıklarının oluşumu her zaman yıllar almaz. İnsanın hayatını örgütleme biçimi, hayata karşı tavrını belirleyeceği için meslek aynı zamanda politik varoluşun da bir parçasıdır. Biyolojik ve sosyal varlığı etkilediği gibi, politik varoluş sürecini de ilgilendirir.

Mesleğini ev kadını veya doktor olarak tanımlayan bir insanın hayatının genel çizgilerini çözmek mümkündür. Ev kadını karşılığını parasal olarak almayacağı bir yeniden üretim işi yaparak, bakım emeği sunduğu insanların duygusal karşılıklarından emeğinin değerini görmektedir. Doktor ise işinin bakım emeği içeren kısmının yarattığı yararlı olma kısmının yarattığı duygusal takdirin yanı sıra maddi olarak da elde ettiği hayata bakarak işinin kıymetini değerlendirecek, kendi hayatının önemli bir kısmını işin gereklerine göre organize edebilmesini ve kendini tanımlamasını böylelikle sürdürecektir.

İki örnekte de öğrenme için harcanan çaba ve işin hayatı belirleme süreci belirgindir. Ancak işin karşılığında kendilerine sunulan maddi olanaklar, başkalarına ve mekâna bağımlılık ile görülen takdir özneye dair bir çerçeve çizer. Bu anlamda gündelik hayatını sürdürürken entelektüel, sosyal ve politik faaliyetlere ayırdığı bütçe ve zaman oldukça önemli hale gelir. Ev kadınlarının söz konusu faaliyetlere zaman ve bütçe ayırmak için başkalarına bağımlı olduğu için, kendini gerçekleştirmesi, bakım emeği sunduğu kişilerin ihtiyaçlarına ve olanaklarına bağımlı hale gelir. Kadınların üzerlerindeki toplumsal cinsiyet kodları nedeniyle oluşan bakım yükü hem ev içinde hem de kamusal alanda, mesleği ne olursa olsun kadınların erkekler karşısında dezavantajlı olmasının kaynağıdır hala. Bu açıdan karşılığında maddi olanak kazandığı, eğitim yoluyla ulaştığı bir profesyonel mesleğe sahip olan bir kadının, statüsü hangi sınıftan gelirse gelsin çok kolay elde edilmemiş bir statüdür.



Meslekler kalıcı mı?

Günümüz dünyası, mesleklerin kalıcılığı konusunda bazı soru işaretleri taşıyan eğilimlere sahip. İşlerin önemli bir kısmı artık belirli süreli sözleşmelere dayalı ve proje bazlı. Çok az sayıda emekli olana kadar çalışılabilecek güvenceli iş var. İşsizliğin yüksek oranlarda seyretmesi ile aktif istihdam politikalarının kişinin kendisini işe uyarlamasına dayalı yönelimi ile paralellik gösteriyor. Üretim ilişkileri; üretim, iletişim ve ulaştırma teknolojilerinin hız ve mekâna dair esneklik kazanmasıyla dönüştü önemli ölçüde. Emek süreci de bu hız ve esneklikten önemli oranda etkilenerek yönetilmesi hedeflenen krizleri üretip duruyor. Meslekler ise işlerin zaman ve mekân karşısında eğretileşen halinden etkileniyor. İşsizlik karşısında insanlar, hayallerinden veya eğitimlerinden çok uzak meslekler edinebiliyor. Çoğu kez bu meslekler, insanın kendini geliştireceği, işin bütününe hâkim olabileceği ve üretim sürecinde ücret belirlenimi ve iş saati konusunda pazarlık gücü elde edebileceği mesleklerden ziyade kimin çalıştığının önemi olmayan standart işlerin yapıldığı işler haline geliyor.

Meslekler de işlerin zamanı ve mekân gibi esnekleşiyor günümüzde. İnsanın kendine yaptığı yatırımın anlamsızlaşması, meslek ile kendini tanımlayan insanın mesleğinin değersizleşmesi bir olanak mı, bir bela mı bugün tartışılır. Kapitalist üretim içinde, elde ettiği tüketim kapasitesine göre statü elde eden insanın yeniden kendi değerini sosyal, entelektüel ve politik varoluşuna göre inşa etmesi, oldukça zor bir uğraş. Tüm gündelik hayat temayüllerinin ve inşa edilen ideallerin çok uzağında ve başka bir hayatın vahasında gibi görünüyor.

Mesleklerin geleceğine dair tartışmalar, bir süredir Weberyan statü tartışmalarının çok ötesine ulaşmış durumda. İşçinin yaptığı iş üzerindeki hakimiyeti ve uzmanlığının (bir diğer deyişle işçinin kısa zamanda yerinin doldurulmazlığının) yani, bireysel çalışma zamanı-ücret pazarlığının çok ötesinde toplu pazarlık açısından da işyerinde sermayedarın tahakküm kapasitesini sınırlayan bir güç olduğu uzun süredir bir sır değil. Ancak üretim teknolojisi, insanların işin üzerindeki hakimiyeti sınırlandıracak bir aşırı uzmanlaşma ile uzmanlığın yitirilmesine doğru kutuplaştırılan bir emek sürecini bizlere dayatıyor. İşçinin bireysel katkısının vazgeçilmezliği yerine standardize işler ve ölçülebilen rekabetçi performanslar işlerin devamı için bir şart artık. İşçiliğin "yeni" değerler sistemi iş merkezli olarak oluşmakla birlikte, işin geçiciliği ise büyük bir paradoks aslında. Meslekler aracılığıyla oluşan statülerin korunabilmesinin; itaat, serbest zamanı emek sürecine dahil etme ve gündelik hayatını sürdürülmesini sağlayan maddi olanakların bu statünün gösterimi ile CV'yi ayırt edici kılmaya çalışan eğitim yatırımlarına bağlı olması şartı ise bu sürecin politik inşasını ve ürettiği bireysel rızaların kaynağı. Ancak dediğim gibi bu çaba paradoksal, zira hayatımız daha fazla CV'ye dönüştükçe, CV'lerimiz daha değersizleşiyor.



Yok olan güvenceler

Üretim hala sabit mekanlara ihtiyaç duyuyor ağırlıkla, ancak sermayedarların üretimlerini eskisine göre nispeten kolayca başka ülkelere, bölgelere kaydırabilmesi de coğrafi bölgeleri de birbirleriyle rekabet eder hale getirmesinin tarihi pek uzak geçmişe dayanmıyor. Kentlerin sermayedarlar için yeniden üretilmesi, doğanın sermayenin hizmetine sunulması, insan bedeninin sabitlenme, yerleşme ve güvenlik ihtiyacını, en az üretimin sürecinin belirsizliği kadar tahrip ettiği gerçeği önümüzde. Gündelik hayatın süreklileşen masraflarının insanın çalışmasının geçiciliği ise büyük bir pranga ve kaygı kaynağı. Aynı zamanda, kapitalizme inancı sarsan en önemli çatlak. Çoğu insan hayati risklere rağmen, çalışırken hastalanmasına veya tahakkümün baskısının yok edici olmasına rağmen rıza gösterdiğinin farkında. Özellikle mesleki statüleri olanlar, nispeten güvenli işlerde çalışanlar açısından, kapitalistlerle, devletle pazarlık gücü olduğunu hissedenler açısından, kendilerini standart işçilikten ayırt etmelerini sağlayan inancı burada kurabiliyorlar. Kapitalizmin alternatifin olmadığına inanan, güçlü otoriter yönetimleri destekleyen, kişisel becerileri sayesinde hayatlarını sürdürebileceğine kani olan bu müminlerden oluşan kitle, çatlaklardan en çok etkilenenler aynı zamanda. Kentli beyaz işçi sınıfının kaybettiği, orta sınıfın yok olduğu tartışmalarının altını kazıdığınızda çıkan istatistikler, yukarıda aktarılan çoğunluğa referans veriyor. Zira tekstil, tersane, inşaat gibi pek çok üzerim alanında çalışanların yakından tanıdığı bir dünyanın sır perdesi çözülüyor. Türkiye'de son süreçte KHK'larla ihraç edilen insanlar ve yakınları, olağan üstü halin olağanlaşmasının birebir tanığı bugün.

Dünyadaki güvenceli gelecek ideallerimiz ayağımızın altından kayıp giderken, işsizlik ve borçlanma nedeniyle evsizlik küresel hale gelirken, egemenlerin (devletlerin) bu süreci yönetmek için yarattığı şiddet ise evsizliği, yersiz yurtsuzlaşmaya çevirebiliyor. Bugün dünyanın her yerinde artan mülteci sayıları ve mültecilere yönelik tartışmalar dikkat çekiyor. Savaş ve şiddete maruz kalma, vatandaşlık bağının ortadan fiilen kalkması ve insan haklarının askıya alınması nedeniyle zulüm görme, bir başka ülkeye göçün içinde ilticaya yer açan durumlar. Ancak ilticanın özel koşulları ve yasal yükümlülükleri, göçten çok daha zor bazı sonuçlara neden olabiliyor. Göç, insanların koşullarını hazırlayarak gerçekleştirdiği bir yer değiştirme aslında. Yaşanılan yerin değişmesi dil, toplumsal kodlar, kural ve değerler sisteminden başlayarak zamansal da bir göçü içinde taşıyor. Yeni karşılaşmalar ve yeniden yaratılan hayatlar. Ancak iltica, özel koşulları nedeniyle aniden ve hazırlıksızca gerçekleştirilen bir göç eylemi. Bu durum, beraberinde taşınan herşeyi belirliyor.



Sırtında vasfını taşımak

Göç sırtında vasfını, diplomalarını ve sosyal ilişkilerini taşımaya imkân verirken; iltica sürecinde sıfırdan başlamak en yaygın durum. Vatandaştan mülteciye geçiş süreci, sadece yasal bir geçici statü değil, bugünkü dünyanın çatlaklarında dikenli teller gizlenen bir hal. Arendt 1943'te yazdığı kısa metinde şöyle anlatıyor birkaç kez kurtarılması gereken hayatlarının dönüşümünü:

Evimizi kaybettik, yani günlük yaşamın aşinalığını. İşimizi kaybettik, yani bu dünyada bir işe yaradığımıza dair inancı. Dilimizi kaybettik, yani tepkilerin doğallığını, jestlerin basitliğini, duyguların içten dışavurumunu… Eski işimizi unutmamız söylendiğinde bazen itiraz ettiğimiz doğrudur ve sosyal standartlarımız tehlikedeyse eski ideallerimizi fırlatıp atmak zordur.



Bekleme odasında beklerken, ülkenin kapısından geçtiğinizi anlamanız zor olmaz veya mülteci kaplarında sizlere ayrılmış alanlarda kalırken, Arendt'in bahsettiği tehlikeli yabancılar olduğunuzu anlarsınız; konu vasıflara geldiğinde nazik veya kaba şekilde geçmişin, deneyimlerin, entelektüel yatırımların mekânsal bağı ve ulusal sınırlara olan tabiiyeti, şaşırtıcı şekilde ön plana çıkar. Küresel dünyanın gerçek sınırsız emek hareketliliği ve ulusötesi toplumsal kuruluşa dair teorilerin fütüristtik hali şaşırtabilir. Toplumsal yaraların eşitsiz şekilde dağılımını en net göstergeleri evsizlik ve mültecilik olduğu hızlıca öğrenilmesi gereken yeni gerçeklerdir artık.



Anlamsızlık ve anlamı yeniden kurmak

Mesleğin, hayat bilgisinin, vatandaşlık gibi bir nostaljiye dönüşmesi ihtimalinin yarattığı anlamsızlığın, dilsiz, sağır olmadığınız halde öyle hissedilen bir durumda yaşanması; çocukluğa dönüş olarak anılabilir. Bağımlılık ve karar verme kapasitesine sahip olmamak demektir çocukluk. Bu anlamda devlet özel sektör işbirliği (PPP) yöntemiyle özelleştirilen iltica hizmetleri aracılığıyla mükemmel bir yeni toplumsal katman elde edilir, sermayedarlar için. İşçi sınıfı içinde en becerili ve en az talepkâr kitle, işsizlikten değil yeniden yersiz kalmaktan korktuğu için daha uygun şekilde şekillendirilebilir. Bugün dünya bankası tarafından desteklenen projeler sermayedarlar için yeni bir yatırım alanı olarak mülteci kamplarını işaret ediyor. Özel istihdam büroları gözünü çevirmiş, yasal olanakları bekliyor. İşin paradoksal tarafı, böyle bir çalışmanın dayanışma adı altındaki diyaspora içi çalıştırma biçimlerinin dayandığı enformel çalışma ilişkilerinden çok daha iyi koşulları sağlaması. Ayrıca pek çok ülkede sendikal mücadeleye de zemin sağlaması. Zira sendikal mücadele emekçiler arasındaki hiyerarşileri kıracak politikalara epey mesafeli durabildiği koşullarda, sistemin sürekliliğindeki rolleri egemenlerin de tercih etmesine neden olabiliyor.



Mesleklerin, yani hayatımızın maddi olanaklarını yaratma biçimimizin, insanın kendine olan güveninden değerler sistemine pek çok şeyi belirlediği gerçekliği, mültecilik koşullarında oldukça çetrefilli haller alıyor, Arendt'in saptamasından 76 yıl sonra bile. İnsanın kapitalizm koşuları altında sistematik şekilde oluşan özne halinin piyasadaki metaya benzer şekilde değerlenmesi; sosyal-mekana ve yasal statülere bağımlılığı ortaya çıkıyor. Doğduğu dil ve toplumsal kodlardan uzaktaki, kendini sürgün olarak niteleyen, yani kalıcı düzen kurmaktan kaçanlar için insani varlığın askıda kalması halini de alabiliyor. Politik faaliyetlerini sürdürenler açısından da ciddi bir açık oluşuyor: Politikanın asli unsuru olan gündelik hayatını ve geleceğini etkileyebilme kapasitesini ileride yeniden-gitmeyi planladığı ve aidiyet duyduğu yer için/hakkında yapmak, politikanın sosyo-mekanın içinden doğan kendiliğinden olan ile stratejik olanı birleştiren halinden uzak kalarak devam etmek arasında. Kesişimi ise enternasyonal mücadelede bulmak ve insani değeri, kapitalist kurgunun ötesine geçerek yeniden inşa etmek, bu açıdan tek çıkış gibi görünüyor.



*“We Refugees”, The Menorah Journal, 1943; Altogether Elsewhere: Writers on Exile, yay. haz. Marc Robinson, Boston: Faber and Faber, 1996, s. 110-119




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder