Karantina Günlükleri
26.04.2020 Berlin

Kütüphanem geride bıraktığıma en fazla üzüldüğüm varlığımdı. Geldiğim yerde kuramadığım, kurmaktan kaçındığım, köklenmeye eşdeğer varlık. Yılların birikimi, değeri ve çalışma motivasyonu/kaynağı aynı zamanda. Her bir kitabın kapı, pencere, kaldırım, harita, merdiven, köprü, ada, kent, su ve hayata dönüştüğü bir kaçış, yakalayış mekanı. İmkansızı biriktirme derdi aynı zamanda. Sürekli ödev yükleyen ve kafanızdaki duvarları bir vuruşta parçalayarak kendiliğinizi kolektif olana tercüme eden bir boyun ağrısı.
Kitapların mülkiyeti konusu da hep tartışmalı. Elde kitabı tutup, kokusunu içinize çekip, notlar alarak ve kağıdın üzerinde iz bırakarak içinde yüzdüğünüz bir suya dönüşüyor. Bu yüzden zamanı kaybettiğimiz, nefesi veya ağrıyan belinizi unuttuğunuz bir okuma hali verebiliyor. Gece uyanıp aklınızdaki soruyu çözmek için önünde dikildiğimiz kitaplığımız veya (uzun süre çalışamama neden olan) aklımızdaki soruyla gözlerimizi çevirdiğimiz yönde kitaplığımız. Bu yüzden kent kütüphanelerinde çalışsak da evin kitaplığının anlamı, mülkiyet tartışmasının çok dışında. Evde dinlenme halimizin de iç içe olduğu bir mekan orası. Okumak gereken ile okumak istediklerimiz arasındaki farkı yaratan sinsi merakın somutlaşmış hali.
Şimdi elektronik kitaplar var önümde. Öyle yoklar ki her birini ikişer üçer defa kaydetmişim ve asla düzenlenemediği için hafızada yer etmeyen. Okudukça içinde yüzdüğünüz bir okyanusa dönüşmeyen bir kanal gibi. İstanbuldan Berlin’e göçenler anlayacaktır bu farkı. Olmasa delirir insan, olması ise kapıları açmıyor, penceresinden güneş girmiyor.
Buradaki kitaplar ise erişiminin hikayeleri nedeniyle kıskançlıkla koruduğum raflarımda, masamda. Ödüm kopuyor üstüne çizik atmaya. Kimi günlerce yoldan geldi, kimi özlemi bavula koyup getirdi. Kitap deyip geçmeyin... hikayesi, anısı, emeği, manası kapağın altında giderek büyüyen tek varlık belki de o.
Geride bıraktığım kitaplarım yeni bir kütüphanede yerini alınca içimdeki ferahlamayı kelimelerle anlatmam mümkün değil. Kafamdaki sorunun cevabını ararken hala aynı yöne dönüyor gözlerim ama yine de artık bir kilerde çürümemesi yeter. Bir sınırı aşamaz olmanın en zor tarafı geride bıraktıkların. Kelimelerini çalarak cümlelerini yarın bıraktıran boşluk hala orada. Bir kütüphane, birkaç kitap deyip geçmeyin. Kitaplık önünde “edinilen kimlik” en hak edilmiş olan olabilir.
Taşınırken küfür yemenizi garantileyen bir mobilya değil sadece. Annenizin “bıktım!” diye söylendiği bir uzantınız da değil sadece.
Fetişleşmiş bir dekor değil yani, kütüphane.
— Am Kanal'da
18.04.2020 Berlin
Sıkılmak, işlere yetişememek veya herşeyi bir anda yapma becerisi ile yaşamak... zamanla sınavımız çetin geçiyor değil mi? Önümüzde bir sürü iş var ve koskoca bir gün evdeyiz. Masaya oturmak ve orada kalmak bile zor. Oturduğunda ise meraklandığımız konular ile zorunda olduklarımız arasında fark var. İşler salgın öncesinden kalanlar, halbuki bu kadar olağanüstü koşullarda içinde bulunduğumuz deneyimi anlamlandırma ve rasyonalizme etme ihtiyacımız var. Hatta kaçma biraz da. Dizilerin hikayeleri arasında zamanı kaybetme hakimiz belki de kaçışımızın en korunaklı ve vicdan yarası oluşturan yolu. Elbette birlikte yaşadıklarımıza dair sorumluluğunuzdan doğan işlerden fırsat kalırsa. Pek çok ebeveyn profesyonel eğitmenlere devrettikleri çocuklarının eğitimine şimdi kendileri devam etmek zorunda. En azından çocuğu dört duvar arasında vakit geçirmeye ikna etmeye. Tüm gün yemek yapmak ve aşırı kaygı yaratan temizlik ile hijyeni sağlamaya ayrılan zaman da cabası.
Bir göçmen deneyiminde ise çocuğun eğitimine destek olmak, dil ile imtihanı başlayan ve farklı eğitim sisteminden gelmenin yarattığı boşlukları özgüven sorunu haline getirmeye imkan veren bir durum olabilir mi diye düşünüyorum ne zamandır!
Zaten sürekli daha düşük ücretli ve hakları tırpanlanmış şekilde çalıştırmak isteyen dünya ölçeğinde içinde yaşanılan sistemin parçası olarak. Sürekli yeterince performans göstermediğimiz için suçluluk duyduğumuz bir sisteme katılma biçimimize bakarak.
Zamanımız var, evde. Ne yapacağımızı bilmediğimiz bir zaman aslında. Kendimizi disipline edemediğimiz. Ancak görünmeyen cinsiyetlenmiş ve imtiyazlardan ne kadar yararlandığımızın göstergesi olarak bu zamanın karşımızda dikilmesi.
Zamanımız yok, zira bir yığın şeklinde üstümüze atılan online erişime açılmış pencerelere bakabilmek için zamanı bir başkasının emeğinden ödünç almamız lazım eğer heteronormal bir hayatın içindeyseniz.
Zamanımız yok, zira işleri sınırlanmış ölçülmüş zamanlar içinde bitirmek zorundayız, artan bakım yüküne rağmen. Hatta belirsizlik nedeniyle yığılan işlerin boyutlarının bizlerin kaygılarımıza rağmen yapılması, gelirin sürekliliğini belirleyecek diye “umuyor” olabiliriz, ama işverenin aklındakileri kim bilir? Devletin bir gecede KHK ile atacağını biliyor muyduk bizi...
Evde zamanı kullanmak üzerine önerileri görüyorum sosyal medyada, bir kısmı çok değerli. Gerçek bir zamanımızın olabilme ihtimali üzerine kurulu. Zaman üzerine düşünmek için de harika bir zaman zaten. Zamanın ışığını ve kokusunu sıkça kaybedenler olduğumuzu unutarak ekran ışığında performatif listelerimizi sıralayabiliriz. Saatlere ve günlere göre programlanmış işleri, dışarıdaki güneşin ışığını, günün aydınlık saatlerinin artışını ve baharın kokusunu görmezden gelerek, aslında arkasından koştuğumuz zamanın eserlerini sosyal medyada paylaşabiliriz. Ne kadar çok dostumuz var değil mi? Haydi anı fotoğraflayalım. Kokusunu ve ışığı ile kaydedemediğimiz belleğimizi sosyal medyadaki varlığımıza işleyelim. Ne kadar “çok” olduğumuzu gösterelim.
Performanslarla hayatta/ilişkide kalabildiğimiz sosyal mekanlarımızda görünür olmak, duygu halimizi gösterdiği kadar gerçek anlamda üretemediğimiz hayatlarımızı da yeniden üretme yoluna dönüşüyor. Küçümsememeli. Sanal ama gerçekliğin bir boyutuna dönüşen bir ilişki hali bu bugün. Sistemin içinde mesleki veya üretken performanslarımızla değerli hale gelmenin bir parçasına dönüşümü ise en yaygın ve riskli hali. Hayatta kalabilmenin en temel becerilerini deneyimlediğimiz bu günlerde bile mesleki performans ispatlarını görünür hale getirmek, kendini kendine hatırlatmaya ihtiyaç duymak olabilir mi? Prekarite deneyimi içindeki akademisyenin ve profesyonellerin dilinden düşmeyen CV performansı en sık önüme düşen durum sosyal medyada. Kendine yaptığı “yatırımın” sosyal olarak kıymetini işinden yeniden üretmek ve üretemediğinde bunalıma girmek, kızmak, isyan etmek...
Zaman diyorduk... plaza, AVM ve pek çok yerde, hatta kapalı güvenlikli sitelerdeki evimizde kaybettiğimiz sokak deneyimi, mekanın zamanla ilişkilenen kokusu, ışığı ve ritmi yokluğu ile var kıldı yeniden kendini. Yürüyerek eriştiğimiz tanıma, tanımlama, düşünme, yerleştirme halinin kaybı, sokaktaki güvenliksizlik veya işlere yetişmenin mekansal zorlukları nedeniyle değil bu defa salgın nedeniyle zorlaştı. Yeniden insani ölçeklere döndük. Mahalleye ve eve döndük. Kendi fiziksel kapasitemiz hareketimizin ölçeğini yeniden belirliyor hale geldi. Ancak sanal olarak hareket kapasitemiz ise hareketsizlik olanaklarına bağlı. Evdeyiz, eğer varsa önünüzde internet yoluyla dünyaya açılan. Şu penceremiz var. Zamanımız bol. Özgürüz. Öyle mi?
Byung-Chul Han zamanın kokusu kitabında özgürlüğü sorguladığı bölümde emekçi öznenin tek olası eyleminin şeyleri üretmek ve tüketmek olmasını tefekkürle ilişkisini kesen şey olduğunu söylüyor. Projeden henüz projenin katkıları üzerine bile derinlikli düşünmeden bir diğer projeye koşan halimiz geliyor aklıma burada. Öğrencilerle temas edemediğimiz ve akıllarına düşen tomurcukları nasıl büyüteceklerini aktaramadığımız...
Akademinin ne olduğu ve politik olarak yeniden düşünmeden gerçekte ne yaptığımızı sorgulamanın en doğru zamanı gibi geliyor bana.
Evdeyiz, belirsizlikte... ayağımızın altındaki eleştirdiğimiz halde üzerinde durduğumuz herşey sallantıda. Soru ise düşmeye hazır mıyız?

17.04.2020 Berlin
Salgının birkaç yıl devam edecek etkilerine dair yazılar okuyorum, bağışıklık kazansa dahi yeniden hastalanabileceğini de... bunca bilgi içinde politik önermeler veya tarihsel dönemeçlere dair pek çok şey yazılıyor. Bunların hiç biri içimdeki uzaktaki sevdiklerime dair endişelerimi azaltmıyor, onlardan uzakta kalma sürecinin belirsizliğine dair kaygılarımı içime atmama engel olmuyor. Salgın başladığından beri büyütmemek için içime atıp konuşmadığım ve çevremdekilere de konuşturmadığım (beni yakından tanıyanlar bilir o keskin hallerimi) bu kaygılar bugün susamayacağım düzeyde. Düzenli olarak herşeye rağmen yazdığım kısa yazılara bile engel olan düzeyde.
Bir yandan içimde benim zaten yaşadığım bir süreci herkesin yaşamak zorunda kalmasına dair bir hüzün var, diğer yandan beterini görmek ve tarihsel bir perspektife dayanan örgörülerle beterinin belirsizliğini sezmek. Mülteci olarak Kamplarda kalanlar, sokaklardan başka yaşayacak yeri olmayanlar, işyerlerinde çok yoğun şekilde işlerimde çalışıp korumasız şekilde toplu taşıma kullanarak evlerine kaygıyla dönenler, hukuksuzluklar dizisinin sonucu olarak hapisanede kapana kısılmış şekilde yatanlar, her an şiddet görüp ölebilecekleri evlerde hizmet vermesi beklenenler, vb pek çok insanı düşünüp kaygılarımı bireysel olduğu kadar aslında toplumsal olmak zorundalığı ile yazıyorum elbette. “Normale dönme” konusu ise en ihtiyatlı olduğum cümle... normalimiz neydi? Şimdiki belirsizlik ve güvencesizliğin daha kabul edilebilir hali miydi?
Ya komplo teorileri ile bu belirsizlikleri anlamaya ne demeli. Bir araştırma okumuştum. İnsanların fantastik ve kötümser gelecek üzerine olan dizilere en umutsuz dönemlerde yöneldiğine dair. Aynı zamanda astroloji veya yoga (bağışıklık sistemini güçlendirici ve kaygı azaltıcı etkisini deneyimlensem de) gibi özne konumunu sorgulayan ve büyük güçlerin hareketlerini okumaya ve bizleri “anda kalıp, nefes alarak” onların eline kendimizi bırakmamamız için ikna eden terapi toplumu unsurlarının da yine bu dönemlerde daha fazla alıcı bulması da boşuna değil.
İnsanlar güçlerinin değiştirmeye yetmediği durumlarda “kaderine razı olan” mağdur rolünü benimsiyor. Özne konumundan vazgeçmek konforlu bir alana da çekiyor bizi. Sistemle kavga etmenin zor geldiği zamanlarda en fazla ya yana durmadı gerekenlerin birbirini sakatladığını KHK süreçlerinde de epey deneyimlemedik mi? Birer sosyal medya vitrini haline gelen muhalifliğimizi yanımızdakine en ufak yakınlığı göstermediğimize yetmediğinde. Muhaliflik konusunda rekabete girip ırkçılaşan yanımızdakilerde görmedik mi?
İnsanın kendi hayatında yapamadığı dönüşümü devrimden sonraya ertelemenin normallerinden mi bahsediyoruz diye sormak istiyorum.
Normalimiz neydi gerçekten?
Bunca kendi merkezinde oluş ile kendini tamamen yok ediş arasındaki sarkaç içinde hangi normaldi bizimkisi?
Salgının başlamasıyla bazı insani korkuları ve temel becerileri hatırladık. Benim en çok annemi ve babamı andığım günler bugünler sanırım. Düzenli olarak evde yemek yapıp, maskelerimizi dikmek, onarılacak ne varsa onarmak, çiçekleri sağlıklılaştırmak, ev düzenini yeniden düşünmek... yalnız hissetmek ve kalabalık hissetmek arasında yaşam tarzını yeniden düşünmek ve daha bir sürü ruhhali. Elbette böyle dönemlerin ardından muhafazakar yaşam stillerinin hortlaması da boşuna değil. Güvence nerede ise oraya doğru gitme eğilimi açık. Şuanki şiddet ve af süreci de bunun bir sonucu zaten. Kadınlara ve diğer mağdurlara “razı ol” demenin en doğru zamanı iktidar açısından. İşçilere “minnet et, sesini çıkarma” demenin zamanı sermaye açısından. Normalleri iyileştirme zamanı “güçlüler” açısından. Kurtarılan büyük projeler, ekonomik yatırımlar, ekonomik tedbirlerin merkezinde. Şaşırdık mı diye bile sormayacağım. Farklı birşey beklemek için, farklı birşey yapmalıydık, biz; yapmadık. Neden değişsin, virüse de piyasalar gibi akıl yüklemiyorsak eğer...
Farklı birşey yapmadan hayatımızın farklı olma ihtimali sadece insan veya doğa yapımı felaketler ile mümkün. Farklı birşey yapalım mı?
Kendinize iyi bakın!
26.04.2020 Berlin

Kütüphanem geride bıraktığıma en fazla üzüldüğüm varlığımdı. Geldiğim yerde kuramadığım, kurmaktan kaçındığım, köklenmeye eşdeğer varlık. Yılların birikimi, değeri ve çalışma motivasyonu/kaynağı aynı zamanda. Her bir kitabın kapı, pencere, kaldırım, harita, merdiven, köprü, ada, kent, su ve hayata dönüştüğü bir kaçış, yakalayış mekanı. İmkansızı biriktirme derdi aynı zamanda. Sürekli ödev yükleyen ve kafanızdaki duvarları bir vuruşta parçalayarak kendiliğinizi kolektif olana tercüme eden bir boyun ağrısı.
Kitapların mülkiyeti konusu da hep tartışmalı. Elde kitabı tutup, kokusunu içinize çekip, notlar alarak ve kağıdın üzerinde iz bırakarak içinde yüzdüğünüz bir suya dönüşüyor. Bu yüzden zamanı kaybettiğimiz, nefesi veya ağrıyan belinizi unuttuğunuz bir okuma hali verebiliyor. Gece uyanıp aklınızdaki soruyu çözmek için önünde dikildiğimiz kitaplığımız veya (uzun süre çalışamama neden olan) aklımızdaki soruyla gözlerimizi çevirdiğimiz yönde kitaplığımız. Bu yüzden kent kütüphanelerinde çalışsak da evin kitaplığının anlamı, mülkiyet tartışmasının çok dışında. Evde dinlenme halimizin de iç içe olduğu bir mekan orası. Okumak gereken ile okumak istediklerimiz arasındaki farkı yaratan sinsi merakın somutlaşmış hali.
Şimdi elektronik kitaplar var önümde. Öyle yoklar ki her birini ikişer üçer defa kaydetmişim ve asla düzenlenemediği için hafızada yer etmeyen. Okudukça içinde yüzdüğünüz bir okyanusa dönüşmeyen bir kanal gibi. İstanbuldan Berlin’e göçenler anlayacaktır bu farkı. Olmasa delirir insan, olması ise kapıları açmıyor, penceresinden güneş girmiyor.
Buradaki kitaplar ise erişiminin hikayeleri nedeniyle kıskançlıkla koruduğum raflarımda, masamda. Ödüm kopuyor üstüne çizik atmaya. Kimi günlerce yoldan geldi, kimi özlemi bavula koyup getirdi. Kitap deyip geçmeyin... hikayesi, anısı, emeği, manası kapağın altında giderek büyüyen tek varlık belki de o.
Geride bıraktığım kitaplarım yeni bir kütüphanede yerini alınca içimdeki ferahlamayı kelimelerle anlatmam mümkün değil. Kafamdaki sorunun cevabını ararken hala aynı yöne dönüyor gözlerim ama yine de artık bir kilerde çürümemesi yeter. Bir sınırı aşamaz olmanın en zor tarafı geride bıraktıkların. Kelimelerini çalarak cümlelerini yarın bıraktıran boşluk hala orada. Bir kütüphane, birkaç kitap deyip geçmeyin. Kitaplık önünde “edinilen kimlik” en hak edilmiş olan olabilir.
Taşınırken küfür yemenizi garantileyen bir mobilya değil sadece. Annenizin “bıktım!” diye söylendiği bir uzantınız da değil sadece.
Fetişleşmiş bir dekor değil yani, kütüphane.
— Am Kanal'da
18.04.2020 Berlin
Sıkılmak, işlere yetişememek veya herşeyi bir anda yapma becerisi ile yaşamak... zamanla sınavımız çetin geçiyor değil mi? Önümüzde bir sürü iş var ve koskoca bir gün evdeyiz. Masaya oturmak ve orada kalmak bile zor. Oturduğunda ise meraklandığımız konular ile zorunda olduklarımız arasında fark var. İşler salgın öncesinden kalanlar, halbuki bu kadar olağanüstü koşullarda içinde bulunduğumuz deneyimi anlamlandırma ve rasyonalizme etme ihtiyacımız var. Hatta kaçma biraz da. Dizilerin hikayeleri arasında zamanı kaybetme hakimiz belki de kaçışımızın en korunaklı ve vicdan yarası oluşturan yolu. Elbette birlikte yaşadıklarımıza dair sorumluluğunuzdan doğan işlerden fırsat kalırsa. Pek çok ebeveyn profesyonel eğitmenlere devrettikleri çocuklarının eğitimine şimdi kendileri devam etmek zorunda. En azından çocuğu dört duvar arasında vakit geçirmeye ikna etmeye. Tüm gün yemek yapmak ve aşırı kaygı yaratan temizlik ile hijyeni sağlamaya ayrılan zaman da cabası.
Bir göçmen deneyiminde ise çocuğun eğitimine destek olmak, dil ile imtihanı başlayan ve farklı eğitim sisteminden gelmenin yarattığı boşlukları özgüven sorunu haline getirmeye imkan veren bir durum olabilir mi diye düşünüyorum ne zamandır!
Zaten sürekli daha düşük ücretli ve hakları tırpanlanmış şekilde çalıştırmak isteyen dünya ölçeğinde içinde yaşanılan sistemin parçası olarak. Sürekli yeterince performans göstermediğimiz için suçluluk duyduğumuz bir sisteme katılma biçimimize bakarak.
Zamanımız var, evde. Ne yapacağımızı bilmediğimiz bir zaman aslında. Kendimizi disipline edemediğimiz. Ancak görünmeyen cinsiyetlenmiş ve imtiyazlardan ne kadar yararlandığımızın göstergesi olarak bu zamanın karşımızda dikilmesi.
Zamanımız yok, zira bir yığın şeklinde üstümüze atılan online erişime açılmış pencerelere bakabilmek için zamanı bir başkasının emeğinden ödünç almamız lazım eğer heteronormal bir hayatın içindeyseniz.
Zamanımız yok, zira işleri sınırlanmış ölçülmüş zamanlar içinde bitirmek zorundayız, artan bakım yüküne rağmen. Hatta belirsizlik nedeniyle yığılan işlerin boyutlarının bizlerin kaygılarımıza rağmen yapılması, gelirin sürekliliğini belirleyecek diye “umuyor” olabiliriz, ama işverenin aklındakileri kim bilir? Devletin bir gecede KHK ile atacağını biliyor muyduk bizi...
Evde zamanı kullanmak üzerine önerileri görüyorum sosyal medyada, bir kısmı çok değerli. Gerçek bir zamanımızın olabilme ihtimali üzerine kurulu. Zaman üzerine düşünmek için de harika bir zaman zaten. Zamanın ışığını ve kokusunu sıkça kaybedenler olduğumuzu unutarak ekran ışığında performatif listelerimizi sıralayabiliriz. Saatlere ve günlere göre programlanmış işleri, dışarıdaki güneşin ışığını, günün aydınlık saatlerinin artışını ve baharın kokusunu görmezden gelerek, aslında arkasından koştuğumuz zamanın eserlerini sosyal medyada paylaşabiliriz. Ne kadar çok dostumuz var değil mi? Haydi anı fotoğraflayalım. Kokusunu ve ışığı ile kaydedemediğimiz belleğimizi sosyal medyadaki varlığımıza işleyelim. Ne kadar “çok” olduğumuzu gösterelim.
Performanslarla hayatta/ilişkide kalabildiğimiz sosyal mekanlarımızda görünür olmak, duygu halimizi gösterdiği kadar gerçek anlamda üretemediğimiz hayatlarımızı da yeniden üretme yoluna dönüşüyor. Küçümsememeli. Sanal ama gerçekliğin bir boyutuna dönüşen bir ilişki hali bu bugün. Sistemin içinde mesleki veya üretken performanslarımızla değerli hale gelmenin bir parçasına dönüşümü ise en yaygın ve riskli hali. Hayatta kalabilmenin en temel becerilerini deneyimlediğimiz bu günlerde bile mesleki performans ispatlarını görünür hale getirmek, kendini kendine hatırlatmaya ihtiyaç duymak olabilir mi? Prekarite deneyimi içindeki akademisyenin ve profesyonellerin dilinden düşmeyen CV performansı en sık önüme düşen durum sosyal medyada. Kendine yaptığı “yatırımın” sosyal olarak kıymetini işinden yeniden üretmek ve üretemediğinde bunalıma girmek, kızmak, isyan etmek...
Zaman diyorduk... plaza, AVM ve pek çok yerde, hatta kapalı güvenlikli sitelerdeki evimizde kaybettiğimiz sokak deneyimi, mekanın zamanla ilişkilenen kokusu, ışığı ve ritmi yokluğu ile var kıldı yeniden kendini. Yürüyerek eriştiğimiz tanıma, tanımlama, düşünme, yerleştirme halinin kaybı, sokaktaki güvenliksizlik veya işlere yetişmenin mekansal zorlukları nedeniyle değil bu defa salgın nedeniyle zorlaştı. Yeniden insani ölçeklere döndük. Mahalleye ve eve döndük. Kendi fiziksel kapasitemiz hareketimizin ölçeğini yeniden belirliyor hale geldi. Ancak sanal olarak hareket kapasitemiz ise hareketsizlik olanaklarına bağlı. Evdeyiz, eğer varsa önünüzde internet yoluyla dünyaya açılan. Şu penceremiz var. Zamanımız bol. Özgürüz. Öyle mi?
Byung-Chul Han zamanın kokusu kitabında özgürlüğü sorguladığı bölümde emekçi öznenin tek olası eyleminin şeyleri üretmek ve tüketmek olmasını tefekkürle ilişkisini kesen şey olduğunu söylüyor. Projeden henüz projenin katkıları üzerine bile derinlikli düşünmeden bir diğer projeye koşan halimiz geliyor aklıma burada. Öğrencilerle temas edemediğimiz ve akıllarına düşen tomurcukları nasıl büyüteceklerini aktaramadığımız...
Akademinin ne olduğu ve politik olarak yeniden düşünmeden gerçekte ne yaptığımızı sorgulamanın en doğru zamanı gibi geliyor bana.
Evdeyiz, belirsizlikte... ayağımızın altındaki eleştirdiğimiz halde üzerinde durduğumuz herşey sallantıda. Soru ise düşmeye hazır mıyız?

17.04.2020 Berlin
Salgının birkaç yıl devam edecek etkilerine dair yazılar okuyorum, bağışıklık kazansa dahi yeniden hastalanabileceğini de... bunca bilgi içinde politik önermeler veya tarihsel dönemeçlere dair pek çok şey yazılıyor. Bunların hiç biri içimdeki uzaktaki sevdiklerime dair endişelerimi azaltmıyor, onlardan uzakta kalma sürecinin belirsizliğine dair kaygılarımı içime atmama engel olmuyor. Salgın başladığından beri büyütmemek için içime atıp konuşmadığım ve çevremdekilere de konuşturmadığım (beni yakından tanıyanlar bilir o keskin hallerimi) bu kaygılar bugün susamayacağım düzeyde. Düzenli olarak herşeye rağmen yazdığım kısa yazılara bile engel olan düzeyde.
Bir yandan içimde benim zaten yaşadığım bir süreci herkesin yaşamak zorunda kalmasına dair bir hüzün var, diğer yandan beterini görmek ve tarihsel bir perspektife dayanan örgörülerle beterinin belirsizliğini sezmek. Mülteci olarak Kamplarda kalanlar, sokaklardan başka yaşayacak yeri olmayanlar, işyerlerinde çok yoğun şekilde işlerimde çalışıp korumasız şekilde toplu taşıma kullanarak evlerine kaygıyla dönenler, hukuksuzluklar dizisinin sonucu olarak hapisanede kapana kısılmış şekilde yatanlar, her an şiddet görüp ölebilecekleri evlerde hizmet vermesi beklenenler, vb pek çok insanı düşünüp kaygılarımı bireysel olduğu kadar aslında toplumsal olmak zorundalığı ile yazıyorum elbette. “Normale dönme” konusu ise en ihtiyatlı olduğum cümle... normalimiz neydi? Şimdiki belirsizlik ve güvencesizliğin daha kabul edilebilir hali miydi?
Ya komplo teorileri ile bu belirsizlikleri anlamaya ne demeli. Bir araştırma okumuştum. İnsanların fantastik ve kötümser gelecek üzerine olan dizilere en umutsuz dönemlerde yöneldiğine dair. Aynı zamanda astroloji veya yoga (bağışıklık sistemini güçlendirici ve kaygı azaltıcı etkisini deneyimlensem de) gibi özne konumunu sorgulayan ve büyük güçlerin hareketlerini okumaya ve bizleri “anda kalıp, nefes alarak” onların eline kendimizi bırakmamamız için ikna eden terapi toplumu unsurlarının da yine bu dönemlerde daha fazla alıcı bulması da boşuna değil.
İnsanlar güçlerinin değiştirmeye yetmediği durumlarda “kaderine razı olan” mağdur rolünü benimsiyor. Özne konumundan vazgeçmek konforlu bir alana da çekiyor bizi. Sistemle kavga etmenin zor geldiği zamanlarda en fazla ya yana durmadı gerekenlerin birbirini sakatladığını KHK süreçlerinde de epey deneyimlemedik mi? Birer sosyal medya vitrini haline gelen muhalifliğimizi yanımızdakine en ufak yakınlığı göstermediğimize yetmediğinde. Muhaliflik konusunda rekabete girip ırkçılaşan yanımızdakilerde görmedik mi?
İnsanın kendi hayatında yapamadığı dönüşümü devrimden sonraya ertelemenin normallerinden mi bahsediyoruz diye sormak istiyorum.
Normalimiz neydi gerçekten?
Bunca kendi merkezinde oluş ile kendini tamamen yok ediş arasındaki sarkaç içinde hangi normaldi bizimkisi?
Salgının başlamasıyla bazı insani korkuları ve temel becerileri hatırladık. Benim en çok annemi ve babamı andığım günler bugünler sanırım. Düzenli olarak evde yemek yapıp, maskelerimizi dikmek, onarılacak ne varsa onarmak, çiçekleri sağlıklılaştırmak, ev düzenini yeniden düşünmek... yalnız hissetmek ve kalabalık hissetmek arasında yaşam tarzını yeniden düşünmek ve daha bir sürü ruhhali. Elbette böyle dönemlerin ardından muhafazakar yaşam stillerinin hortlaması da boşuna değil. Güvence nerede ise oraya doğru gitme eğilimi açık. Şuanki şiddet ve af süreci de bunun bir sonucu zaten. Kadınlara ve diğer mağdurlara “razı ol” demenin en doğru zamanı iktidar açısından. İşçilere “minnet et, sesini çıkarma” demenin zamanı sermaye açısından. Normalleri iyileştirme zamanı “güçlüler” açısından. Kurtarılan büyük projeler, ekonomik yatırımlar, ekonomik tedbirlerin merkezinde. Şaşırdık mı diye bile sormayacağım. Farklı birşey beklemek için, farklı birşey yapmalıydık, biz; yapmadık. Neden değişsin, virüse de piyasalar gibi akıl yüklemiyorsak eğer...
Farklı birşey yapmadan hayatımızın farklı olma ihtimali sadece insan veya doğa yapımı felaketler ile mümkün. Farklı birşey yapalım mı?
Kendinize iyi bakın!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder