Üç sene önce yazın,
henüz Türkiye’deyken yani, bir arkadaşıma misafir oldum. Sınırdaki küçük
ilçelerden birinin bir köyündeydik. Tipik Anadolu halleriyle keyifli bir
sofradaydık, önce sadece hane bireyleri varken, beni görmeye köyde yaşayan
başka arkadaşlar da geldi. Sofra büyüdü, yemekler büyüdü, keyif ve sohbet
büyüdü. Herşey gündüz normal gibi görünüyordu. Zira gündüz çevredeki bazı
yerleri hava kararmadan gezmiştik. Ahır yapılan kilise, define arandığı için
deşik deşik edilen tarihi mesire yeri, yakınlardaki doğanın büyüleyiciliği, hikayelerini
dinlediğim köy kahvesi… yemekte üzerine konuştuğumuz şey, yine bu çerçevedeydi.
Üniversitede karşılaştığımız baskıcı tutum ve muamelenin nedenlerini coğrafyanın
kendisi anlatmıştı. Sürgünler, soykırım ve katliamlar, mekânda yazılıydı
görenler için. Misafirler teker teker gitti. Evin en güzel odası bana verildi,
sabun kokulu yastık ve yorgana gömülüp iyi bir uyku çekmeyi planlarken,
dışarıdan bir ses geldi. Bir bağırış çağırışın içinde çıkarabildiğim sadece “bu
köyün kıralı benim uleyyn” oldu. Başka bir ses ise daha yüksek sesle
bağırıyordu: “Allah’ı benim ne olacak” ben şok içinde pencereden bakmaya
çalışırken ev sahipleri, korkup korkmadığımı kontrole geldi. Ve açıkladı: bu
köyün Allah’ı bol olur. Sonra devam etti: Sümerlerden, antik Yunan ve Roma’ya
hepsi isim bulurlarmış. Sonrasında jandarma geldi ve sesler kesildi
diyemeyeceğim. Bu hikâye böyle geçmiyordu oralarda. Jandarma geldi, çocuklarını
toplamaya çalışan aileyi taciz etti. Aile bu zehri siz dağıtıyorsunuz diye
üzerine gitti Jandarma’nın. Jandarma elinde bıçakla ortalıkta tehditkâr
dolaşanları değil, itiraz eden aileyi ve komşularını topladı gitti. Giderken de
şöyle dedi geride kalıp izleyenlere: “demokrasi güzel bir şey olsa biz
verirdik, bak çocuğun ne mutlu, biraz örnek alın…” ardından çocuk bağırdı, “bu
köyün tanrısı benim!”
Kenevir konusu
açılınca ilk aklıma gelen bu olmuştu.
Herkesin bildiği
sır, sır değildir derler. Ancak ailelerin, milli birliklerin, sermayedar örgütlerinin
veya erkeklerin kendi aralarındaki suç ortaklıkları için bu geçerli değil.
Bilinir ki sol, alevi, Kürt yani muhalif ve mücadeleci mahallelerin direncini
kırmak için “güvenlik görevlileri” tarafından suça göz yumulur. Hatta
uyuşturucu gibi suçlar, gücü devletin silahlı gücünü arkasında bulanlarca
gerçekleştirilir. İnşaat sektörünün bel kemiği olan kentsel dönüşüm projeleri
için de aynı yöntem geçerlidir. Bölgeye verilen hizmetlerde aksama yaşanır
önce, örneğin sokaklar karanlık bırakılır, suları kesilir, mahalle medyada
kriminalize edilir ve “peynir mafyası-vari” tipler sıkça görünmeye başlar.
Sonuç olarak eski mülk sahipleri, artık tehlikeli hale gelen mahallelerinden,
deyim yerindeyse, kaçmaya başlarlar ve sermayeye alan açılıverir. Tüm bu
süreçlerin en önemli unsuru uyuşturucudur.
Gelin kenevir
bitkisinin yararlı olup olmadığı veya esrarın uyuşturucu olup olmadığı
tartışmalarını kenara bırakalım. Türkiye’nin yeni ihracat olanağı olarak
sunulan kenevirin, buğdayı dahi ithal ediyorken mümkün olup olmayacağı
tartışmasını da kenarda tutalım. Kenevir bitkisinin yasaklanmasının tarihinin,
bizzat Erdoğan tarafından yanlış aktarıldığını ise hiç dillendirmeyelim bile.
Zira bunlar her zaman tekrarlanan cümleler. Ancak tüm Türkiye’de halkın itirazı,
öfkesi ve isyanının her tür baskıya rağmen sürekli bir yerlerden çıktığını fark
ediyoruz hepimiz. Bazen vapurda sokak müzisyenlerine uygulanan baskıyla, bazen çocuk
istismarı veya öldürülen yeni bir kadınla, bazen oldukça düşük ve ulusalcı
tonda muhalefet yaptığı halde mahkeme yollarına revan olan sanatçılarla veya tescilli
faşistlerin ağzındaki tehditkâr köpüklerin eşlik ettiği çoğu kez birleşince bir
anlam muhteva etmeyen seslerle kendini gösteriyor bu itirazlar. Zira son
dönemlerde çıkarılmaya çalışılan “ruh sağlığı yasası” da insanların isyanının
boğazında takılı kalmasının veya kısık sesle yakına iletilmesinin bir yansıması
değil de nedir? Bir kişiye yapılan haksızlık tüm toplumu tehdit eder, denir. İktidarın
asıl korktuğu, bu dışa değil de içe patlayanların sesinin toplumsal muhalefetle
ve örgütlü sistem karşıtı eylemlerle birleşmesi değil mi? Uzun lafın kısası,
mücadele etmek demokrasi, barış ve özgürlük için her zaman tek yolumuz,
mücadele etmeyene ise kenevir var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder